'Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye'

Hedef alındığına inanan Türk ordusu 30 Ağustos öncesi halkla kucaklaşma hazırlığında. Diğer yandan hızlı değişimin sancıları sürüyor

‘Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye’ Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un özel önem verdiği bu yılki 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarının sloganı.
Mesaj açık: Birinci ve görünen anlamı, ordu güçlü olursa, ülke de güçlü olur. İkinci ve görünmeyen anlamı şu: Orduyu güçsüz düşürürseniz, ülke de güçsüz düşer.
Bu mesajın da iki yönü var. Görünen yönü, ülkenin ve ordununun konumu ve fiziki gücüne ilişkin. Türkiye dünyanın en akışkan coğrafyalardan ve en çatışmalı komşuluk ortamlarından birine sahip. Bunun üzerine son otuz küsur yıldır Türkiye’nin bir numaralı güvenlik sorunu haline gelen PKK meselesi de eklenmiş durumda. Diğer yandan uluslararası enerji nakil projelerinin getirdiği güvenlik ihtiyacı, ordunun fiziki anlamda güçlü ve etkili olmasını gerekli kılıyor.
Bir de işin manevi yönü bulunuyor. Asker, son zamanlarda kendisini küçük düşürmeyi amaçlayan bir medya kampanyasının sistematik olarak yürütüldüğüne inanıyor. Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un (Albay Çiçek iddiaları ardından) yaptığı ‘psikolojik savaş’ saptaması bunu gösteriyor. Başbuğ, seçtiği 30 Ağustos sloganıyla ordunun yıpratılması kampanyasının ülkeyi yıprattığı, buna meydan verilmemesi gerektiğini de söylemiş oluyor.
Tabii bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz: Ordunun yanlış icraatını eleştirmek, onu yıpratmak mıdır? Soruyu başka türlü de sorabiliriz: Yapılan yanlışların üzerine gitmeyince, ordu yıpratılmamış, güçlendirilmiş mi oluyor? Bir kurumun, kişinin yanlışlarıyla yaşamasına göz yumup yüzüne gülmek, sevgi ve saygı ile bağdaştırılabilir mi?
Bunu diyerek, yalnızca Taraf gazetesinin 26 Ağustos’ta yaptığı yayının doğrulanmamasına karşın, doğru çıkmasından söz etmiyorum. Şimdi anlaşıldığına göre, 17 Ağustos’ta Elazığ, Karakoçan’da şehit olan dört asker, el bombasının kaza ile patlamasıyla değil, bir teğmenin nöbette uyuyan askerlerden birine verdiği insanlık dışı ‘cezanın’ (bombanın pimini çekip eline tutuşturmakla suçlanıyor) sonucuydu.
Askeri savcılık bunu hemen soruşturmuş, teğmen tutuklanmıştı. Genelkurmay bu haberi dün akşam saatlerinde doğruladı.
Öğrendiğimize göre bu olayın ilk anda açıklanması konusunda Genelkurmay bünyesinde de bir süreç yaşanmış, ama açıklanmaması yoluna gidilmişti. Taraf yayınından önce açıklansa, TSK’ya belki itibar kazandıracak bir olay, tam da önem verilen bir 30 Ağustos öncesi can sıkıyor. Şimdi sıra, 27 Mayıs’ta Hakkâri, Çukurca’da 6 erin şehit olmasına (ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’e vereceği randevuyu iptaline) yol açan mayınların da PKK tarafından döşenmemiş olduğu iddiası soruşturuluyor.
Bu gelişmeler başlı başına vahim, ama askeriyenin bir süredir artık içinde bilgi
tutamadığı gerçeğiyle de karşı karşıyayız. Tıpkı Dağlıca’daki hava fotoğraflarının (yine Taraf gazetesince) basılması gibi, bu bilgilerin artık ordunun bünyesinden dışarı çıkarıldığı varsayımını ciddiye almamız gerekiyor. Bir moral sorunu yaşanıyor olabilir.
Manevi sorunun başka yönü de mevcut. Metin Ataç, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan ayrılışı sırasında, 26 Ağustos’ta, sıradışı ve insani yönü öne çıkan hoş bir konuşma yaptı. Konuşmayı, Allah’tan Deniz Kuvvetleri’ni saldırılardan ve ‘kuru iftiradan’ koruması duasıyla bitirdi. Ergenekon davası kapsamında, emrindeki teğmenlerin kendisine yönelik suikast girişimi nedeniyle soruşturulması, ya da İstanbul, Poyrazköy’deki gömüden çıkan silahları soruşturmasını mı kastediyordu? Belki de...
Ancak konuşmasında bir yerde öyle bir bilgi verdi ki, Başbuğ’un yaşadığı endişelerin ne kadar haklı olduğunu da gösteriyordu. Ataç, geçen yıl Deniz Lisesi’ne 250 kişi almak için hazırlık yaptıklarını, ancak 113 kişi alabildiklerini, bu yıl ise tanıtım kampanyaları sonucu 200 öğrenci almayı umduklarını söyledi.
Evet, itibar sıralamasında ordu, hâlâ, siyasetin, yargının, üniversitenin, medyanın üzerinde, Ama gençler artık subay olmak istemiyorlar. Başka türlü de söyleyelim. Subay olmak isteyenler artık ağırlıkla orta sınıftan değil, düşük gelir ve eğitim düzeyindeki çaresiz ve fırsat arayışı içindeki kesimden çıkıyor. Bir nedeni, subay maaşlarının diğer devlet memurlarıyla karşılaştırıldığında giderek gerilemesi, buna karşın hayat riskinin yüksek olması. Ama moral nedenler de var. Örneğin, türban tartışmasının getirdiği bir yabancılaşma etkisi var mıdır? Bunu araştırmak da askeri yetkililere düşüyor.
Tartışmanın olumsuz yönü kadar, olumlu yönünü de görmek zorundayız. Olumlu yönde, değişimin getirdiği bütün sancıları göğüsleyerek, faturaları ödeyerek hızla değişen güçlü bir bir ordu bulunuyor. Avrupa Birliği ile ilişkiler bakımından 2000 yılında sonuçlanan ama yan etkileri hâlâ süren tartışma ile Ulusal Programın önünü açan Türk ordusu oldu. Örneğin, Ergenekon soruşturmasında tutuklanan muvazzaf ve emekli subaylara askeri savcıların gözetiminde adli işlem yapıldı.
Ordu bu değişimi bir yandan savaşarak gerçekleştirdi. O savaş içinde ortaya çıkan insan hakları ve hukuk yanlışlıkları, o savaş olmadan önce de var olan siyasete müdahale kötü alışkanlığı da konunun olumsuz boyutu.
Olumsuzlukların azaltılması, demokratik işleyişin modern esaslarından şeffaflık ve hesap verebilirlikten çekinmemekten de geçiyor. Halkına ve rejimine verdiği güveni sürdürmek isteyen ordu, halkına ve rejimine güvenir çünkü. Türk halkı da, Türk ordusu da güvenilmeyi hak ediyor.