Gül de konuştu, sıra Erdoğan'da

Gül açılım sürecinin neden gerekli olduğuna dair her şeyi söyledi. Şimdi sıra 'içerik'te

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Meclis açılışında tahmin edildiği gibi somut öneride bulunmayan, ama tahmin edildiği gibi tarihi önem taşıyan çağrılarla dolu bir konuşma yaptı.
Konuşmasının en can alıcı yanı, Meclis’i -şu an Türkiye’nin lehine görünen dengelerin ilelebet olmadığı vurgusuyla ‘terörle mücadele’ sürecinde ‘bilinçli, kararlı, planlı ve hızlı hareket etmeye’ çağırmasıydı.
‘Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ deyimini anımsatan bu çağrının muhatabı kuşkusuz Meclis’e yön ve hız verecek güç olan Başbakan Tayyip Erdoğan ve hükümetiydi.
Bu konuşmanın tarihi niteliğini, artık kamuoyunun açılım sürecinin gerekliliğini anlatan ve genel çerçeve çizen başka bir konuşmaya ihtiyaç bırakmamasında aramak mümkün.
Cumhurbaşkanı Gül, sürecin niteliği ve gerekliliği üzerine söylenebilecek ne varsa, bunu şimdiye dek olan en kapsamlı ve en açık şekilde söyledi.
Bundan böyle artık sürecin neden gerekli olduğuna değil, sürecin ne olduğuna ilişkin konuşmak gerekiyor.
Gül’ün bu konuşmasının üzerine artık bu sürecin neden gerekli olduğu, neyi kapsamaması gerektiği yolunda yapılacak yeni konuşmalar, kamuoyunun ilgi ve dikkatini dağıtıcı, bıkkınlığa yol açıcı olabilir.
Gül’ün konuşmasından hemen sonra Meclis’te, 3 Ekim’deki AK Parti kongresinde açılım süreci üzerine bir bildirge yayımlanacağı konuşulmaya başladı.
Bu bildiri de bir niyet ve gereklilik beyanı olacaksa, fazla anlam taşımayacaktır. Çünkü bu açılımın zaten bir hükümet girişimiyle, hükümet iradesiyle başladığı belli. Cumhurbaşkanı’nın dünkü konuşmasını tekrar edecek bir açıklamanın toplumun katmanlarında yeni bir heyecana yol açması ihtimali zayıf.
Dolayısıyla, artık sofra kuruldu. Salata, piyaz, ekmek, su hazır.
Sıra köftelerde. Sıra artık hükümetin süreci bir ete kemiğe büründürmesine geldi.
Bunu söylerken Başbakan Erdoğan ve hükümet yetkililerinden gelen ‘Paket yok, süreç var’ açıklamalarını dikkate almıyor, ya da önemsemiyor değilim. Ama artık içerik konuşmanın zamanı geldi.
Çünkü ‘Ne olduğunu birlikte bulalım’ söylemi kamuoyunu tatmin etmiyor; hükümet bunu görmeli.
CHP lideri Deniz Baykal’ın ‘Nereye gittiğini bilmediğimiz gemiye binmeyiz’ demesi bu noktada haklılık payı taşıyor. Ben Erdoğan’ın da nereye gittiğinden emin olmayacağı bir gemiye asla binmeyeceğini düşünüyorum.
Erdoğan gibi hayatı kavga içinde geçmiş bir kurt siyasetçinin, bu kadar önemli bir konuda aklında bir rota olmadan ‘Bakalım kısmette ne var?’ diye kolları sıvayıp acemi bir kaptan gibi bilmediği sulara açılacağını düşünmek saflık olur.
Toplumun buna ilelebet inanacağını varsaymak ise toplumun zekâsıyla alay etmek sayılır.
Tabii ki bu kadar yılda kökleşmiş bir sorun birkaç ay içinde çözülemeyecek. Bu işin çözüm yoluna girmesi belki birkaç seçim, birkaç hükümet daha alacak. Ama işe bir yerden başlandığını göstermek, neye başlandığını da ilan etmek gerekli. Aksi takdirde kutuplaşma Cumhurbaşkanı’nın da dün işaret ettiği ‘toplumun tektipleştirilmesi’ ve ‘farklılık adacıkları’ peşinde koşan iki ucun güçlenmesine, toplumda huzursuzluğun yükselmesine yol açabilir.
Erdoğan, ‘hınk deyicilerin’ eline bırakılmayacak kadar önemli olan bu sürecin ne olduğuna, ne içerdiğine ilişkin bazı açıklamaları artık yapması lazım.
Bu bakımdan Cumhurbaşkanı’nın konuşması, hükümeti somut adımlara zorlayıcı niteliğiyle de önemsenmeli.

Ve askerler Meclis’te
Dünün sürprizi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un kuvvet komutanlarıyla birlikte TBMM açılış töreninde yerlerini almaları oldu.
Askerler, 22 Temmuz 2007 seçimlerinin ardından -ABD Başkanı Barack Obama’nın konuşması dışında- Meclis Genel Kurulu’na ilk kez geldiler.
Obama için gelişleri ardından medyada aldıkları ‘Türk Cumhurbaşkanı için gelmeyenler’ eleştirilerini dikkate aldıklarını da varsayabiliriz.
Askerlerin Meclis’e nezaket ziyaretleri dışında gelmeyişleri ‘PKK terörizmini kınamayan DTP ile aynı çatı altında bulunmamak’ olarak izah ediliyordu.
Askerlerin şimdi gelmiş olmaları DTP çizgisini onayladıkları anlamına gelmiyor. Ancak, bu tutumu genel normalizasyon sürecinin bir parçası ve toplumun tansiyonunun düşürülmesine katkı olarak yorumlamak mümkün.
Tabii işin DTP’ye kızıp Meclis’e küsmeme boyutunu da görmek gerekiyor.