Gül-Erdoğan yönetiminde ABD ile ilişkiler

Türkiye-ABD ilişkileri 22 Temmuz seçimlerinin ardından Tayyip Erdoğan'ın artan bir destekle başbakan kalması ve Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle yeni bir döneme giriyor.

Türkiye-ABD ilişkileri 22 Temmuz seçimlerinin ardından Tayyip Erdoğan'ın artan bir destekle başbakan kalması ve Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle yeni bir döneme giriyor. Bu yeni dönemde iki ülke yönetimi arasındaki ilişkilerin ABD açısından daha rahat, teklifsiz ve talepkâr olacağı, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Nicholas Burns tarafından yapılan son açıklamadan anlaşılıyor. Türkiye açısından nasıl olacağı yönünde bir işaret ise henüz yok.
Bu işaret, Burns'ün haftaya Ankara'ya yapacağı ziyaret ardından önce Dışişleri Bakanı Ali Babacan, sonra (BM Genel Kurulu çalışmaları vesilesiyle) Başbakan Erdoğan ve muhtemelen ardından Cumhurbaşkanı Gül'ün Vaşington'a yapacağı ziyaretlerde ortaya çıkacak. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın ekim sonunda İstanbul'da yapılacak Irak'a komşu ülkeler toplantısına katılması durumunda da ikili görüşmeler tabloyu daha net hale getirebilir.
Burns'ün önceki gün Vaşington'da Atlantik Konseyi isimli düşünce kuruluşunda yaptığı konuşma birkaç açıdan önemli.
Öncelikle, şimdiye dek ABD yönetimi Türkiye'de kim işbaşına gelirse onunla çalışıp, hükümetleri kişilere indirgememe eğiliminde olmuştu. Oysa Erdoğan ve Gül'ün 'Amerika'nın dostları' sıfatıyla kişisel övgü aldığı, özellikle de Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmiş olmasından 'çok büyük memnuniyet' duyulduğu söyleniyor. Bu olgu, ABD'nin Türkiye ile ilişkileri Gül'ün cumhurbaşkanlığı ve Erdoğan'ın başbakanlığı altında çok daha yakınlaştırma umudu taşıdığının göstergesi.
İkincisi, tıpkı İngiltere Dışişleri Bakanı Miliband gibi, Burns de, Gül'ün seçilip yemin etmesini ardından yaptığı teşekkür konuşmasının girişindeki tanımı ödünç alarak, genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini Türkiye'de demokrasinin olgunlaştığına bir işaret olarak görüyor. Orta Doğu'da da yankılanan bu algılamanın dünya çapında yaygınlaşması olumlu bir gelişme. Tabii sorumlulukları da beraberinde getiriyor.
Nitekim, üçüncüsü, ABD yönetim sözcüsünün tam da Ankara ziyareti öncesinde üç beklentisini dile getirdiğine tanık oluyoruz: 1-(Ermeni soykırımını varsayan yasa tasarısını desteklemediklerini takrarlayarak) 'AK Parti'nin seçimi kazanması ardından, Türkiye'nin Ermenistan'a el uzatması', ki bununla sınırın açılmasını kast ettiğini saklamıyor;
2- Türk Ceza Kanunu'nun 301'inci maddesinin kaldırılması; 3- Heybeliada Rum Ortodoks Ruhban Okulu'nun açılması.
Bunlar, Türkiye'nin hem hükümet hem kamuoyu düzeyinde, ABD'nin Irak'taki PKK varlığına ilişkin vaatlerinden artık bir beklentinin de kalmadığı bir dönemde Gül'ü de, Erdoğan'ı da zorda bırakacak beklentiler. Teselli aranıyorsa, ABD'nin Türkiye'den yeni askeri beklentilerini dile getirmemiş olmasında aranabilir.
ABD açısından yeni dönemin en belirleyici özelliği, Ankara'da yönetimdeki AK Parti ağırlığının artmış, cumhurbaşkanının hükümetten ayrı tutum alma ihtimalinin neredeyse ortadan kalkmış olmasıdır. En azından konuşmalardan öyle anlaşılıyor. Ama bu askeri ilişkilerin önemsizleşeceğini göstermiyor. Tam tersine, örneğin Afganistan'da artabilir.
Başta da söylediğimiz gibi, Türkiye açısından durumu ABD ziyaretleri ardından daha iyi tahlil edebileceğiz.

* * * * *
Kıbrıs gündemde yükseliyor
AB sürecinin Fransa'da Nicholas Sarkozy yönetiminin işbaşına gelmesini ardından iyice yavaşlamasıyla Kıbrıs sorunu da gündemden kalkmıştı. BM'nin süreci yeniden başlatma çabaları, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'nde seçim sürecine girilmesi, Papadopulos'un seçim sürecinde özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hedef alan sert sözleri ve nihayet Cumhurbaşkanı Gül'ün ilk yurtdışı gezisini KKTC'ye yapacak olması, Kıbrıs meselesini yeniden gündeme getirdi.
Kıbrıs konusunda AB'den kaynaklanan beklentiler de mevcut.
Öte yandan, Papadopulos'un Kıbrıs'taki her kötülükten Türk askerini sorumlu tutması Ankara'da rahatsızlığa yol açıyor. Birleşik Kıbrıs'ın Cumhurbaşkanı Makarios'un Yunanistan destekli darbenin ardından BM Genel Kurulu'nda yaptığı bir konuşma Ankara'da elden ele doşamaya başladı. Makarios bu konuşmada Yunanistan ordusunun Kıbrıs'ın bağımsızlığını ihlal ettiğini, demokratik rejimi yıktığını ve Türkiye 'tehlikesini' adeta davet ettiğini söylüyor.
Konuşma 19 Temmuz 1974'de yapılmış. Ertesi sabah Türkiye'nin Kıbrıs haretatı başlamış.