Hedef MİT mi Erdoğan mı?

Beyaz Saray'ın, doğrudan Erdoğan'ı hedef almadan, kolay lokma gördüğü Fidan üzerinden mesajını kamuoyu önünde vermek istediği yorumu yapılabilir.

Aslında MİT 16 Mayıs’ta Müsteşar Hakan Fidan’ın da Başbakan Tayyip Erdoğan’a eşlik ettiği ABD Başkanı Obama ile Beyaz Saray’da yemekte konuşulanların ardından Suriye çizgisinde ‘önemli değişikliklere’ gitmiş, istihbarat kaynağımın söylediğine göre.

“Mesela neler?” diyorum? “Mesela” diyor, “sahada (bu Suriye iç savaşının fiili zemininde anlamına geliyor) Amerikalılarla çok daha yakın koordinasyon içinde çalışılıyor, ayrıntısına giremem ama siyasi adımlar da var”.

Siyasi adımların başında Suriye’deki muhalif güçlerin yapılanmasının değiştirilmesinin geldiğini öğreniyoruz. Obama’nın Erdoğan ile kapsamlı görüşmeler yaptığı 16 Mayıs’tan bir hafta sonra 23 Mayıs’ta İstanbul’da toplanan Suriye Ulusal Koalisyonu’ndaki (SUKO) görev değişiklikleri bunun başında geliyor. Kaynağım, “Koalisyon yönetiminin sayısı arttırılmak suretiyle ABD, İngiltere ve Suudi Arabistan’ın verdiği bütün isimlerin SUKO yönetimine girmesi sağlandı” diyor. Ardından, 6 Haziran’da Suudi Arabistan tarafından desteklenen Ahmed Asi el-Cerbe’nin SUKO başkanlığına, Enes El-Ebde’nin yardımcılığına getirilmesinin de Obama’nın Türkiye’nin Suriye politikasından rahatsızlığını dile getirdiği 16 Mayıs toplantısı sonrasında yapılan operasyonların parçası olduğu anlaşılıyor.

Geriye dönüp bakınca, Suudi Arabistan’ın 25 Haziran’da Katar’daki saray darbesi yoluyla yönetimin değişmesi ve 3 Temmuz’da Mısır’da desteklediği Genelkurmay Başkanı Abdülfettah Sisi’nin Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Müslüman Kardeşler iktidarını devirmesi öncesi, ABD desteğiyle Suriye’deki dengeleri de Türkiye üzerinden değiştirmeye başladığı görülebiliyor.

Ama bizim bugünkü konumuz başka. Yazıya Türk istihbarat kaynaklarından derlenmiş bu önemli bilgileri vererek başlamamızın nedeni, MİT’in 9 Ekim 2013’te Amerikan The Wall Street Journal (WSJ) gazetesinde yayımlanan bir makaleyi kendisine yönelik bir tehdit olarak algılaması. Dünya sermaye ve siyasetine yön verenlerin başvurduğu kaynaklardan olan gazetede Adam Entous ve Joe Parkinson imzalarıyla yayımlanan makalenin başlığını ‘Türkiye’nin Casus Şefi Kendi Yolunda İlerliyor-Hakan Fidan Arap Baharı Sonrasında Başına Buyruk (independent) Davranıyor’ diye tercüme etmek mümkün.

Yazıda Hakan Fidan, ‘Türkiye’nin iki numarası’, hatta ‘Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den bile güçlü’ gibi abartılı ve tartışmalı sıfatlarla tanıtılıyor ve Ortadoğu politikalarındaki rolü kendisiyle birlikte iki istihbarat şefiyle daha karşılaştırılıyor: Suudi Arabistan istihbaratının başındaki Prens Bender bin Sultan el-Suud ve İran Devrim Muhafızları’nın dış operasyonlar kanadı Kudüs Kuvvetleri’nin komutanı Tümgeneral Kasım Süleymani. (Ortadoğu’nun etkili istihbarat örgütlerinden İsrail’in Mossad’ı resme dahil edilmemiş. Ama İsrail’in Fidan hakkında “İran’a düşman değildir” demesine yer verilmiş, keza Fidan’ın nükleer diplomasi sorumlusu olduğu dönemde ABD ve İsrail’e ait istihbarat bilgilerini İran’a taşıdığı iddiasına da...)

Yazının temelindeki iddia ise şu: Türkiye başından beri Suriye iç savaşının ancak muhaliflere daha çok silah yardımıyla mümkün olduğuna inanıyordu, oysa ABD bu yardımın ayrım gözetilmeden, kontrolsüz yapılmasına, Batı-karşıtı İslamcı örgütlerin eline geçebileceği için karşıydı. İşte şimdi Müslüman Kardeşler sempatizanları arasından çıkan el-Nusra grubu hem Baas yönetimine hem muhalefete karşı savaşmaya başlamıştı ve Nusra’nın el-Kaide’nin Suriye kolu olduğu resmileşmişti. Bu politikadan da Hakan Fidan sorumluydu.
Gerçi yazıda, ‘ayrım gözetmeksizin’ sevkıyat olaylarının 2013’te o kadar görülmediği teslim ediliyor; bunu da Türk istihbarat kaynaklarından gelen, 16 Mayıs toplantısının ardından havanın değiştiği söylemiyle teyit edebiliriz. Ama başka etkenler de var. Örneğin Suriye’deki PKK sayılan PYD faaliyetinin artık Türkiye sınırında kurtarılmış bölgeler kurma aşamasına gelmesi, aynı şekilde Nusra’nın da kendi kurtarılmış bölgelerini oluşturup, özellikle de petrol ve gaz yatakları ile Türk sınır kapılarının kontrolü için PYD ile çatışmaya başlaması bunların başında geliyor. WSJ yazısına göre, Türkiye’nin Suriye’de ‘aşırılık yanlısı’ İslamcı gruplara yönelik siyasetinin sorumlusu da başına buyruk işlere kalkan Hakan Fidan.

İlk bakışta bu yazı, ABD’nin ya da ABD yönetiminde İran’a karşı daha sert tutum isteyen, belki İsrail yanlısı bir lobinin Erdoğan’dan Hakan Fidan’ın kellesini istediği şeklinde yorumlanabilir. Bence o kadar basit değil. Çünkü ABD yönetiminde Türkiye’yle ilgili herkes, Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü biliyor; sadık bir bürokrat olarak, Fidan’ın onu “Sır küpüm” olarak öven Erdoğan’ın talimat ve bilgisi dışında bir politika üretip uyguladığını iddia etmenin bir geçerliliği yoktur.

Ama şu söylenebilir: ABD, demek ki Erdoğan’ın 16 Mayıs’tan bu yana yaptığı Suriye ince ayarını yeterli görmemektedir. Bunda Mısır darbesi ve sonrasındaki gelişmelerin iki lider arasında (örneğin “Arkasında İsrail var” açıklamasının ardından olduğu gibi) yeni bir mesele ortaya çıkarmasının da payı olabilir. Suriye üzerine İkinci Cenevre Görüşmeleri’ne doğru gidilirken ABD, Rusya ile varmak üzere olduğu anlaşmaya, “Esed’in gitmesi önşart” diyen Türkiye’nin pürüz çıkarmasını istememekte, şimdiden baskı uygulamaya başlamaktadır. O arada da, Türkiye’nin artık ABD’nin ılımlı İslami müttefikler siyasetini bir kenara bırakmakta olduğunu sindirmesini beklemektedir.
Bu nedenle Beyaz Saray’ın, doğrudan Erdoğan’ı hedef almadan, kolay lokma gördüğü Hakan Fidan üzerinden yansıtma yaparak mesajını bir kez de kapalı kapılar ardında değil, kamuoyu önünde vermek istediği yorumu yapılabilir.
Dolayısıyla WSJ makalesini bir istihbarat savaşları metni değil, siyasi baskı amaçlı bir mesaj olarak okumak daha doğru olur.
Hazır rastlantılardan ve istihbarat dünyasından konuşuyorken, James Bond’u anmadan geçmek eksiklik olur.
Bond’un İngiliz istihbaratı kökenli yazarı Ian Fleming 1959’da Goldfinger/Altınparmak karakterine şunu söyletir: “Birincisi şans eseridir, ikincisi rastlantı. Üçüncüsü düşman harekâtıdır.” Biz ikide miyiz üçte mi? Henüz tam belli değil ama kesinlikle şans eseri aşaması geride kalmış görünüyor, dikkatli olmakta fayda var.