Hükümet-asker yakınlaşması kimi rahatsız eder?

Buna bir soru daha ekleyelim: Hükümete de, askere de 'Bizsiz olamazsınız?' demek isteyenler mi var?

Hükümet-asker yakınlaşması en çok o yakınlaşma nedeniyle grup çıkarı zedelenenleri rahatsız eder. Yakınlaşmanın kendisini kapsamaması, dışarıda bırakması endişesine kapılanları rahatsız eder.
Siyaset-asker ilişkilerinin Türkiye’de demokrasi, hukuk devleti ve toplumsal barış doğrultusunda yeniden kurulması yönünde atılabilecek adımlardan grup çıkarları gereği rahatsız
olanları ikiye ayırmak mümkün.
1- Hükümetin askerle yakınlaşmasından, işbirliğine girmesinden rahatsız olanlar,
2- Askerin hükümetle yakınlaşmasından, işbirliğine girmesinden rahatsız olanlar.
İkinci grupta yer alanlar arasında, örneğin, en açık ifadesini Kızılelma denemesinde bulunan, safi niyetle laikliği, Cumhuriyet ilkelerini savunduğunu düşünen vatandaşlara çekici gelmek amacıyla kendilerine akıl karıştırıcı ‘ulusalcı’ etiketini kullanan kesim vardır. Örneğin, iddia edilen Ergenekon davasında yargılanan bazı şüphelilerin ve onları fikren destekleyenlerin, kendi görüşlerine yakın buldukları emekli generaller yargı önünde iken Genelkurmay’ın, velev ki PKK’ya karşı mücadele amacıyla hükümetle bu kadar içli dışlı çalışmasından memnun olacaklarını var sayabilir miyiz?
Birinci gruptakilere bu noktada bir soruyla geçiş yapabiliriz: Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ 14 Nisan ve 29 Nisan konuşmasında başka her konuda mutedil bir tutum alıp, bir tek ‘dinsel cemaatleri’ ve onların ‘siyasi amaçlarını’ ayrı tutmuşken örneğin Fethullah Gülen Hareketi’nin Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Başbuğ ile bu kadar içli dışlı olmasından memnuniyet duyduğunu var sayabilir miyiz?
Hükümetin, kendi grup sorunları çözülmemiş dururken askerle yakın mesai içinde olmasını sindiremeyenler var. Bir de askerlerin, kendi sorunları ortada iken hükümetle yakın mesai içinde olmasını sindiremeyenler.
Kendisini bir yanda askere, bir yanda hükümetin ideolojisine yakın tanımlayanlar ve kendi siyasi amaçlarını asker ve hükümetin gücü üzerinden tanımlamaya çalışan kesimlerin, son dönemde hükümet ve asker arasındaki yakın çalışma ortamıyla geleceklerine daha güvensiz bakmaya başladıklarını söyleyebiliriz.
Öyle ya: Taraf gazetesinin yayımladığı belge haberiyle ortaya çıkan kriz, Erdoğan ve Başbuğ’un son dönemdeki yakın mesai çerçevesinde kurdukları haftalık görüşme mekanizması olmasaydı birkaç gün içinde
bir kriz yönetimi rayına sokulabilir miydi? Bu yapılamasa, krizin toplumun daha geniş kesimlerini daha derinden etkilemesi ihtimali ortaya çıkacaktı. Bu ihtimal, kuşkusuz hükümetle asker arasındaki yakın çalışmayı olumsuz etkilerdi. Oysa gördük ki, Erdoğan’ın Başbuğ’u pazartesi kabulünü takiben, kısa sürede birkaç önemli görüşmeye sahne oldu Ankara. Önce Genelkurmay Harekât Başkanı, Emniyet Genel Müdürü’ne gitti, sonra Askeri Savcı, iddia edilen Ergenekon savcısıyla görüştü, Başbakanlık Müsteşarı, MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Adli Müşaviri bir araya geldiler, bu arada belgenin sahte olup olmadığını anlama çalışmaları ilerlemeye başladı.
Yani kriz yönetimi devrede. Kriz yönetiminin devrede olması, Erdoğan ve Başbuğ’un söz düellosuna girmemesi, hükümetin askerle mesaiyi sürdürmesi, krizin derinleşmesini umanlar için hep kötü haber demektir.
Bu noktada bir soru daha ekleyelim:
Hükümete de, askere de ‘Bizsiz olamazsınız?’ demek isteyenler mi var? İşlevleri hakkında her tereddüt oluştuğunda Başbakan’ın önüne bir suikast girişimi, ya da bir iki işadamı aleyhine dosya koyup kendilerince siyasi bağımlılık oluşturmak isteyenler, keza Genelkurmay’a kışkırtıcı mesajlar, ihbarlar yağdıranlar
Ankara kulislerine kulak verenler için alışıldık bilgiler. Bu kesimler aslında ‘Bugüne kadar iyi günlerimiz oldu, şimdi bizi dışlayamazsınız’ demek istemektedirler.
Burada, köşeye sıkışmışlıktan kaynaklanan bir ‘Bana yar olmayanı, kimseye yar etmem’ anlayışının devreye girmesi de söz konusu olabilir. Bu durumda bu gruplar kendilerini olduklarından daha muktedir göstermek isteyeceklerdir, gövde gösterilerine girişeceklerdir. Bu tuzağa düşmemekte fayda var.