Hükümet ne yapmak istiyor?

Hükümet bir açılım stratejisi varmış gibi hareket ediyor. Diğer yandan her şey dostlar alışverişte görsün izlenimi veriyor

Kürt açılımının içeriği tam olarak belli olmadan Ermenistan’la ilişkilerde yeni bir sayfa açıldığının ilan edilmesi, hükümetin nasıl bir stratejisi olduğu, bir stratejisi olup olmadığı sorularını yeniden sordurdu.
Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun son birkaç gün içinde söylediklerini, satıraralarıyla birlikte okuduğunuzda, hükümetin bir stratejiye göre hareket ettiği izlenimi alıyorsunuz.
Hükümetin bu stratejisini,
1- Kürt meselesi,
2- Ermeni meselesi,
3- Kıbrıs meselesine eşzamanlı, ayrı kulvarlarda, ayrı hızlarda, ama yan yana ilerleyecek şekilde çözüm bulmak şeklinde özetlemek dahi mümkün.
Dikkat edilirse, bu üç sorun da Türkiye’nin geçmişinden, tarih ve coğrafyasından kaynaklanan, ama bugününü ve geleceğini bağlayan sorunlar.
Bu üç sorun arasında Türkiye’nin kurtuluş ve kuruluş günlerindeki gelişmeler arasında benzeşme kurmak da mümkün.
Ermenistan’la normalleşme protokollerinin altı haftalık kamuoyu hazırlama ardından onay sürecine başlama tarihinin 13 Ekim’e, yani 1921 Kars anlaşmasının imzalandığı tarihe tesadüf ettiğini dün Radikal’de okudunuz.
Bu anlaşma ile yalnızca (Ermenistan’da Daşnak Partisi gibi bazı grupların hâlâ kabul etmediği) Ermenistan ile sınır çizilmekle kalmadı. Bu anlaşma sonucu Doğu Cephesi’nde savaş bitti ve Meclis Başkanı Mustafa Kemal, Ankara’ya bağlı orduların bütün gücünü Batı Cephesi’ndeki Yunan işgalcilerle savaşmaya yöneltebildi.
Batı cephesindeki zafer, bir anlamda Doğu cephesindeki zafere bağlı gelişti.
Teşbihte hata olmaz. Şimdi de Türkiye’nin Avrupa Birliği ve genel olarak Batı ile ilişkilerinde hedeflerine ulaşması, Doğu cephesini ‘kapatmasıyla’ mümkün olacak gibi görünüyor.
Kürt ve Ermeni meselelerinin hal yoluna girmesi Doğu, Kıbrıs meselesinin hal yoluna girmesi de bu çerçevede Batı cephesi konuları olarak önümüzde duruyor.
Ermenistan ile anlaşmanın açıklandığı 31 Ağustos gecesi Şam’dan Lefkoşe’ye gitmek için önce Adana’ya inmek zorunda kaldı Davutoğlu’nun uçağı. Çünkü Uluslararası Sivil Havacılık ve Şam kontrol kulesi, ‘tanınmayan’ KKTC’ye inilmemesini istemişti.
Uçakta biz bu strateji konularını konuşuyorduk. Davutoğlu biz gazetecilere konuya nasıl baktığımızı sordu.
Ben, çocukken hangimiz kızamık gibi bir çocukluk hastalığını okuldan alıp getirmişsek, kardeşimi, ya da beni onun yanında yatırdığı, böylelikle ikimizin de hastalığı birlikte atlattığımız örneğini verdim. Şiddetli çocuk hastalıkları söz konusu olduğunda geçerli bu yöntem, ülkelerin daha çocuklukta atlatması gereken meseleleri söz konusu olduğunda akla yakın gelebilirdi.
Fehmi Koru ve ona katılan Fatih Çekirge ise her işi bir arada yapmanın hiçbirini bitirememeye yol açabileceğini söylüyorlardı. Davutoğlu ‘Bunları hep düşündük, ona göre karar verdik’ dedi, ama meslektaşların dile getirdiği de haklı ve makul bir endişeydi.
Davutoğlu’nun bölge vizyonu, özellikle o anlattığında insanı etkiliyor. Mezopotamya Ekonomik Havzası’ndan, Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu’na kadar anlattığı projeler, Türkiye’nin bölgedeki oyun kurucu gücünü açığa çıkaran çabası takdiri hak ediyor.
Ancak bunların nasıl bir programla, yaygın deyimle içini nasıl doldurarak yapacağı konusunda oluşturulan gizem perdesi, akıllarda aslında böyle bir stratejinin bulunup bulunmadığı sorusunu da doğuruyor. Yoksa bir strateji varmış gibi yapıp, dünya ve bölge siyasetindeki boşlukları değerlendirerek günü, haftayı, seneyi, şu Kongre oylamasını, diğer İlerleme Raporu’nu kazasız belasız atlatmak yolu mu izleniyor?
Bu da küçümsenecek bir yöntem değildir, bir siyaset yöntemidir. Ama nasıl risklerin fazla
olduğu yerde fırsatlar da fazla olursa, fırsatlara bel bağlandığı yerlerde risklerin de daha büyük olduğu kabul edilmeli.
Örneğin Kıbrıs meselesinde Rum lider Dimitris Hristofyas’ın bugün başlayacak yeni tur görüşmelere, Davutoğlu’nun bir gün önce Mehmet Ali Talat ile buluşması sırasında katılmayacağını açıklaması beklenen bir gelişme miydi? Öyleyse, bundan sonraki adımın ne olacağını Türk kamuoyu bir başka sürpriz gece açıklamasıyla mı öğrenmek zorunda? Türkiye’nin daha ‘kestirilebilir’ bir ülke olmasının amaçlandığı sözü bir halkla ilişkiler çalışmasından ibaret olmamalı.