İran anlaşması, Türkiye ve Obama'nın farkı

İran'ın yükselişi Türkiye'ye yeni ekonomik imkânlar açarken, siyaseten daha çetin rekabet koşulları vaat ediyor.

İran’ın nükleer programı üzerine dünya güçleri diye anılan ülkelerle vardığı 14 Temmuz anlaşması tarihi nitelik taşıyor.

Anlaşmaya göre, İran nükleer silah yapmayacağı yolundaki taahhüdünü, egemenlik hakkını zedelemeden uluslararası denetime açmayı kabul ediyor, buna karşılık “dünya güçleri” de İran’a yönelik bunaltıcı ambargonun kademeli olarak kaldırılması sözü veriyor.

Dünya gücü dedikleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa ile Almanya’dır; bu bakımdan P5+1 ya da E3+EU3 de deniyor.

***

Bu anlaşma yalnızca bölgemizdeki nükleer silahlanma tehlikesini azaltıcı yönüyle değil, siyasi ve ekonomik işbirliği imkânlarını artırıcı yönüyle de önemli.

Ama daha önemlisi İran’ın, İran halkının 1979 İslam Devrimi’nden bu yana yaşadığı dünyadan soyutlanmışlığına son verme ihtimali.

Bu ihtimalin yalnızca Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya’daki siyasi dengeler üzerine değil, Türk dış politikası üzerine de etkileri olacaktır.

***

Dün anlaşmayı memnuniyetle karşılarken Başbakan Ahmet Davutoğlu da hatırlattı; Türkiye de bir zamanlar 2009-2010 yıllarında İran anlaşması için Brezilya ile birlikte devreye girmişti.

Hatta o zaman Davutoğlu Dışişleri Bakanı, şimdinin MİT Müsteşarı Hakan Fidan da “nükleer şerpa”, bir nevi özel elçi idi. (İsrail’deki Binyamin Netanyahu yönetiminin Fidan’la özel olarak uğraşması o zamandan başlar.)

Ama o girişim olmadı. Olmadı çünkü muhatap ülkelerde işi alıp sonuna dek götürecek siyasi irade mevcut değildi.

***

Bir de, eğri oturup doğru konuşalım, bu iş aracılarla olmuyor. İşte Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da, başbakanlığı döneminde Oslo süreci çöktükten sonra PKK lideri Abdullah Öcalan ile doğrudan görüşmelere bu nedenle geçmeyi istedi.

Erdoğan’ın 2012’de Fidan’ı bu işe memur etmesinden ve aracıların aradan çıkarılmasından sonra Kürt sorununa siyasi çözüm amaçlı süreç hareketlendi.

Şimdi 7 Haziran seçimi ve sonrasındaki koalisyon görüşmeleri nedeniyle kritik günlerden geçse de, bu işten dönüşün riskini herkes görüyor.

***

İşte İran için de o koşullar 2013 Ağustos’unda Hasan Ruhani’nin İran’da değişim isteyenlerin sesi olarak cumhurbaşkanı seçilmesiyle ortaya çıktı.

Obama bunu gördü ve sadece bunu gördüğü için dahi takdiri hak ettiği söylenebilir.

Ruhani Eylül 2013’te BM Genel Kurul görüşmeleri için New York’a geldiğinde ona doğrudan telefon açarak süreci başlattı.

***

Bu ABD ve İran arasında 1979’dan beri ilk ve en yüksek düzeyde doğrudan temastı.

ABD ve İran doğrudan temas kurunca Rusya, Çin ve Avrupa Birliği de kervana katıldı.

Obama ikinci defa seçilmişti ve İsrail’den yükselen engelleyici sesleri susturmasını bildi.

Neticede ilk temasın üzerinden iki yıl dahi geçmeden İran anlaşmasının imzalanması tarihi bir gelişme ve diplomatik bir başarıdır.

***

Ruhani yalnızca İran halkının çoğunluğunun değişim arzularına, modern dünyayla yeniden bütünleşme arzularına cevap vermekle kalmadı, aynı zamanda İran’ın dünya siyasetinin ana akımına dönüşüne de kapıyı açmış oldu.

Türk hükümeti –keşke bizim zamanımızda olsaydı- burukluğuna rağmen memnun. Bu gelişme kuşkusuz bölge barış ve kalkınmasına yardımcı olacaktır.

Öte yandan tarihi, coğrafi ve siyasi nedenlerle İran’ın yıldızının yeniden yükselişi, Türkiye’yi yeni bir rekabete sevk edebilir.

***

Neden mi?

Türkiye’nin Batı ittifakı NATO içindeki öneminin artması, 1979’daki stratejik kırılma sayesinde olmuştu. O yıl yalnızca İran İslam devriminin yılı değildi; Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ve Irak’ta Saddam Hüseyin’in hükümet darbesi bütün bölgesel dengeyi değiştirmişti.

Bir yıl sonra, 1980’de Türkiye’deki askeri darbe Ankara’yı siyasi ve ekonomik olarak Avrupa Birliği’nden uzaklaştırdı ama bu güvenlik siyaseti açısından pek bir şeyi değiştirmedi.

Hatırlasanıza 1980’de patlayan Irak-İran savaşında her iki ülkeyi birbiri nezdinde NATO üyesi Türkiye temsil ediyordu.

***

Uzatmayalım, İran’ın yükselişi Türkiye’ye yeni ekonomik imkânlar açarken, siyaseten daha çetin rekabet koşulları vaat ediyor.

Hazır dış politikada ince ayarlara başlamışken bu önemli unsurun da göze alınmasında yarar var.

Belki de memnuniyetini ifade ederken dahi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun İran’ı artık Suriye’deki Beşar Esad yönetimine karşı tutum almaya çağırması bu yüzdendir.

***

Gelelim Obama farkına…

Obama ikinci defa seçildikten sonra kronikleşmiş bölgesel krizleri sorun olmaktan çıkarmaya yönelik adımlar atmaya başladı.

İran hamlesinin hemen ardından Küba hamlesi geldi. Ve yine aracıları aradan çıkarmak suretiyle o da başarıya ulaşıyor; ABD 56 yıl aradan sonra Küba’da büyükelçilik açıyor.

Amerikan ordusunu 20 yıllık müthiş bir gerilla savaşı ile ülkesinden atan Vietnam ise, şu anda ABD’nin Pasifik coğrafyasındaki ekonomik ortakları arasında; aralarından su sızmıyor.

***

Afganistan, Suriye ve Irak gibi mezhebi terörizmin batağındaki iç savaşları ayrı tutmak lazım.

Ama mesela Kıbrıs gibi kronik bir sorunda da bu rüzgârla mesafe alınabilir.

Alınırsa bu Türkiye’yi AB’ye yeniden yaklaştırabilir, İran’ın yükselişiyle yaşanabilecek rekabet koşullarında Ankara’ya güç katabilir.

***

Gelelim on puanlık soruya; İsrail sorununa.

Bir de o işi yoluna koyar Filistin halkının acılarını hiç değilse hafifletecek bir çözüm sağlarsa, Obama işte o zaman kendisine peşinen verilen Nobel Barış Ödülü'nü gerçekten hak etmiş olacak.