'İslami ortaçağın karanlığı' mı dediniz?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün uyarısı, İslam coğrafyasının geleceğine dair son dönemlerde yapılmış en önemli uyarıdır.

Başlığı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 4 Ekim 2013’te İstanbul Forumu’nda yaptığı konuşmasından ödünç aldım. Gül, ima yoluyla Hıristiyanlık ile Müslümanlık arasındaki yaklaşık 600 yıllara işaret ediyor, Hıristiyan Avrupa’nın bundan 5-6 yüzyıl önce mezhep çatışmalarıyla içine düştüğü ‘ortaçağ karanlığı’ndan bugün Müslüman toplumların ders çıkarmasını istiyordu.

Önceki gün Başbakan Tayyip Erdoğan Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina’yı telefonla arayarak Cemaat-i İslami liderlerinden Abdülkadir Molla’nın idamının engellenmesi için ricada bulundu, bu eylemin daha kötü sonuçlar doğurabileceğini söyledi. Ama Hasina’nın da daha önce ertelenmiş bu ceza için yapabileceği fazla bir şey kalmamıştı; Molla birkaç saat sonra idam edildi.

Daha önce, 1978’de de zamanın Başbakanı Bülent Ecevit, Pakistan’da bir yıl önce darbeyle iktidara el koymuş olan Ziya ül-Hak’tan, devirdiği seçilmiş başbakan Zülfikar Ali Butto’yu idam etmemesini rica etmiş, dinletememişti. Daha sonra Pakistan ve komşu Afganistan’dan başlayan gelişmelerin bugün Taliban ve El-Kaide gibi hareketlerle geldiği yer ortada.

Müslüman dünyası, Gül’ün işaret ettiği gibi bir yandan El-Kaide gibi terörizmi asli yöntem sayan hareketlerle, diğer yandan Sünni-Şii savaşlarıyla endişe verici bir girdaba sürükleniyor. Ama bunun temelindeki en önemli sebebin kolektif akıl tutulması, belki de akla ket vurulması, serbest düşüncenin engellenmesinin bulunduğu da kabul edilmeli. 

Avrupa bugüne nasıl geldi? 

Fransız matematikçi ve düşünür René Descartes, ‘Discours de la méthode’ (Yöntem/Metot Üzerine Konuşma) başlıklı kitabını 1637’de basar.

Descartes, Avrupa’nın, Batı dünyasının ilahiyat temelli değişmezlik, skolastik felsefeden modern felsefeye geçişini, ortaçağın karanlığından çıkmasının öncülerinden sayılır; “Düşünüyorum, o halde varım” sözü onundur.

Sanayi Devrimi, Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi, 1848 ayaklanmalarıyla ilerleyen Avrupa siyasi gelişimi fonunda, Descartes ve çağdaşlarının aklı, bilimi özgürleştirme çabası ile gelen bilimsel ve teknolojik buluşlarla gelen ilerleme de vardır.

Descartes’ın bu kitabı Türkçeye tam 258 yıl sonra 1895’te tercüme edilebilmiştir. Bu çok gecikmiş tercümenin de ne tür baskı, sansür ve zorluklar aşılarak basılabildiğini TBMM’ye bağlı Milli Saraylar Dairesi Yayınları’ndan ‘1889 Paris Umumi Sergisi’ kitabından okuyabiliyoruz.
Mekteb-i Mülkiye’yi, Galatasaray’ı bitirip Tercüme Odası’nda çalışmaya başlayan genç İbrahim Edhem, İkinci Abdülhamid’in özel görevlendirmesiyle Paris sergisine gözlemci olarak gider. Bugün dahi bir Eiffel Kulesi’nin açılışından ‘Montgolfier Kardeşler’in balonundan Lumiére kardeşlerin kamerasıyla çekilen fotoğraflara dek Doğu dünyasında bilinmeyen harikalar oradadır.

Biz nasıl geldik?
Genç aydın, işin kökünde ne olduğunu görür ve Descartes’ın ‘Konuşmalar’ını Türkçeye çevirmeye karar verir. Sonrasını kitaptan, Edhem’in ağzından aktaralım:

•Bildiğiniz veçhile Descartes kitabının ilk satırında Akıl’dan bahseder. Daha sonra, sıra geldikçe kuvayı tabiiye ve felsefeden bahseyler. Maarif Nezareti’nin o zamanki Encümen-i Teftiş Muayenesi, bu gibi meselelerden, yani felsefeden, akıldan, tabiat kuvvetlerinden bahseden bir eserin neşrine müsaade edilemeyeceğini bildirdi. Bereket versin, Encümen Reisi Hamdi Bey ve aza Azmi Bey beni tanırlardı. Bunların yardımı ile yakayı güç kurtardık ve müsaade aldık. Yalnız şunu söyleyeyim ki ’felsefeyi’ kurban verdik. ‘Felsefe’ kelimesi yerine ‘hikmet’ demeliymiş. Böylece kitaptaki ‘felsefe’leri hep ‘hikmet’ yaptım.

•Eseri bir Ermeni kitapçı bastırdı. Hemen bir nüshasını alıp, yakından tanıdığımız Başmabeyinci Hacı Ali Paşa’ya götürdüm. Takdir göreceğimi ümit ediyordum. Beş on gün sonra kendisini gördüğüm Hacı Ali Paşa: “Yahu siz ne yapmışsınız? Kitapta akıldan bahsetmişsiniz” dedi. Ben de cevap olarak “Peki cinnetten mi bahsedeyim?” dedim. Bilirsiniz ki o zaman Sultan (Beşinci) Murat hayatta idi, akıl ve cinnet kelimeleri Sultan Murat’ı hatırlatır diye endişe edilirdi. Bereket versin ki, Başmabeyincinin ahbaplığı sayesinde iş büyümedi.”

Fazla söze gerek var mı?
Gerek Descartes gerek modern dünyanın kuruluşuna temel taşı koyan diğer düşünür, edebiyatçı, bilim insanlarının eserlerinin Türkçeye kazandırılması Cumhuriyet Türkiyesi’nde Milli Eğitim Bakanlığı’nda kurulan tercüme odalarında mümkün olmuştur. Ne yazık ki bir kısmının bugün bakanlıkça basılması, yüz yıl öncekine benzer nedenlerle güç olabilir. Çünkü temel güçlü değildir.

Gül’ün uyarısı, İslam coğrafyasının geleceğine dair son dönemlerde yapılmış en önemli uyarıdır. Türkiye’nin cumhuriyet sonrasında ve Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuyla Batı’ya yönelişini hızlandırması, kadının toplumdaki yeri, devleti ve hukuk işlerinin din gereklerine bağlı olmaktan çıkarılması, ilerleyen aşamalarda çok partili demokrasi, girişim özgürlüğü ve nihayet Avrupa Birliği hedefleri Türkiye’nin ‘İslami ortaçağ karanlığı’ girdabına katılmamasının hâlâ en önemli garantisidir.

Bu yolda devam önemlidir, çünkü Gül’ün yerinde uyarısının Müslüman coğrafyanın çoğu bölgesinde algılanabileceği bir düşünce zemini dahi bulunmamaktadır.