İstikrar ihtiyacı mı, istikrar fetişizmi mi?

Geçtiğimiz hafta Radikal manşet yaptı, dün de Hürriyet'te Ertuğrul Özkök atıfta <br>bulundu.

Geçtiğimiz hafta Radikal manşet yaptı, dün de Hürriyet'te Ertuğrul Özkök atıfta bulundu. İngiltere'nin Financial Times gazetesinde yer alan bir haberde, İstanbul'daki etkin iş çevrelerindeki çoğunluğun, AK Parti'nin hükümette kalmasını istemesine karşın oylarını CHP'ye verecekleri bilgisi her iki parti yönetim kademelerinde de yankı buldu.
AK Partililer hükümette kalmalarını isteyen iş çevrelerinin neden kendilerine oy vermediğini, CHP'liler de kendilerinden oylarını esirgemeyeceğini beyan eden aynı çevrelerin neden iktidarda görmeye çekindiğini merak etmekte, yanıt aramakta haklılar.
Geçtiğimiz hafta Deniz Baykal ve Mehmet Sevigen ile birlikte Bartın-Kastamonu seçim gezisindeyken bu da konuşuldu. Sevigen, İstanbul milletvekili, iş dünyasıyla da ilişkisi olan uyanık bir siyasetçi. Yine de konuyu açıp (Fikret Bila ile birlikte) görüşümüzü soran o oldu.
İki nedeni olabileceğini düşündüğümü söyledim. Birincisi, CHP'nin tek başına iktidar olacağına ilişkin güçlü bir işaret yok. Dolayısıyla, ikincisi, AK Parti ola ki hükümeti kuramazsa, CHP'nin MHP ile bir koalisyon kuracağı kanısı da, hem Baykal'ın, hem de MHP lideri Devlet Bahçeli'nin demeçlerine karşın yaygınlaşıyor. CHP'nin asli politikalarda köklü dönüşümlere gideceğine ilişkin endişe yok, kendi rengini vuracaktır yalnızca. Ancak MHP'nin AB ve ABD ile ilişkilere yaklaşımından, ölüm cezasını getireceği vaadine dek çizgisi, Türkiye'nin son 5 küsur yılda (ölüm cezasının kaldırılmasından itibaren) epey mesafe aldığı Batı dünyasıyla bütünleşme perspektifiyle uyumlu değil.
İş çevreleri CHP'ye oy veririz, ama AK Parti'yi iktidarda görmek isteriz derken, biraz da bu senaryoyu hesaba katıyor olabilir.
AK Parti cephesinin bu konuya bakışı konusunda ise, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün dün Radikal'de yayımlanan sözlerinden fikir edinebiliriz: "Türkiye'nin hali bu işte. Tezatlar ülkesi. Neden mi böyle diyorlar? Belki şimdiye dek bize oy vermemişlerdir. Propaganda da devam ediyor, işte gizli ajandamız olduğu yolunda. Kişisel tercihlerimize takanlar da var."
Gül'ün 'kişisel tercihler' dediği ve anlaşılabilir bir sıkıntıyla ayrıntıya girmek istemediği konu, başörtüsü konusu.
Demek ki, Gül'e göre de toplumdaki kutuplaşma son beş küsur yılın (Kemal Derviş döneminden itibaren) ekonomi politikalarından kârlı çıkan büyük sermaye kesimine dahi sıçramış buluyor. Bu yüzden de bir sonraki hükümeti yine AK Parti kuracaksa, deyim yerindeyse biraz kanadı kırpılmış, güçlü muhalefetle dengelenmiş olmasını istiyorlar.
İş çevreleri, AK Parti hükümetinin Batı'ya odaklı ekonomi politikalarını destekliyorlar, ama işte o kadar.
Başörtüsü konusunu ABD'nin Time dergisi kapak konusu yaptı en son. Time dergisine göre, Türkiye bu konuda bölündü. Daha önce, Cumhuriyet Mitingleri ardından da Amerikan New York Times gazetesi, çarpıcı 'iki Türkiye' yorumunu getirmişti. Bu ikisi arasında Financial Times haberi var.
Burada, dışarıdan bakanların içinde bulunduğumuz durumu bizden daha iyi ve daha zihin açıklığıyla tanımlayabildiğine de dikkat çekmek gerekiyor.
Bunda, atılan her adımın, yapılan her yorumun bir şekilde 'istikrarın bozulması' testine tabi tutulmasının rolü var. Yakın zamana dek bu korku daha detaylarında toplumun üzerine seriliyordu: Borsa düşer, faiz çıkar, turist gelmez gibi. Şimdilerde kınama daha genel: İstikrar bozulur.
Ertuğrul Özkök'ün, 'AKP-DYP koalisyonunun' iyi olacağı fikrini ortaya atması da belki bu yüzden. Bir ara TÜSİAD çevrelerinde AK Parti-CHP 'büyük koalisyonu' tartışılıyordu. Onun olmayacağı artık ortaya çıkınca, şimdi (her ne kadar Mehmet Ağar barajı rahat aşıyoruz dese de) Meclis'e girmesine kuşkuyla bakılan DP'nin hiç değilse AK Parti'ye istikrar yoldaşı edilmesi fikri İstanbul'da konuşuluyor belli ki.
Ekonomik ve siyasi gelgitlerden çok çekmiş bir ülkenin halkının istikrarsızlıktan endişe etmesi doğal bir refleks olabilir. Ama istikrarı salt borsanın yükselmesine ya da az sayıda turist gelmesine bağlar, onun toplumsal boyutlarını hesaba katmazsanız, bir ihtiyacı, bir fetişe çevirmiş olursunuz.
O sağlıklı olmaz. O zaman, aslında en istikrarlı yönetilen ülkelerin Suudi Arabistan, Kuzey Kore ya da her nevi askeri diktatörlükler olduğunu da çıkıp size söyleyebilir birisi.
Demokrasi, çoğulculuğun kurallarıyla işlemiyorsa, istikrar tehlikeli bir sözcüğe dönüşebilir.