Kaynayan Ortadoğu ve Türkiye

Yaşananlar, ABD ve Rusya'nın işbirliği yapmaya başladığı enerji-güvenlik zeminine oturuyor

Geçtiğimiz hafta önce Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Pakistan ve İran temaslarını, ardından Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Dış Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan’ın Irak temaslarını izleme imkânı oldu.
Türkiye’nin Amerikan ve Avrupa medyasında -kısmen İsrail’le yaşanan gerilim nedeniyle ‘Batı’dan Doğu’ya mı dönüyor?’ sorularına muhatap olduğu bu dönemde bu üç ülkeden sıcağı sıcağına edinilen izlenim, bir ara değerlendirmeye yetecek kadar doyurucu oldu. Şöyle özetlemek mümkün:
1- ABD-Rusya ekseni: Barack Obama ABD’de iş başına gelir gelmez Rusya hükümetinin başındaki Vladimir Putin ile daha önce eşi görülmemiş bir yakınlaşma politikası uygulamaya koydu. Bu politikanın sonuçları
hemen alınmaya başladı. ABD Füze Kalkanı projesini iptal etti. Rusya, Afganistan’da ABD’yle işbirliğine koyuldu. Bu ortaklığın temelinde, belki de son 20-30 yılını yaşayan petrole dayalı sanayiden en yüksek faydayı sağlamak için petrol ve gaz kaynakları içim didişme değil paylaşma anlayışı var. Bu paylaşım siyasetinin en somut olarak kendisini göstereceği bölge ise Basra Körfezi-Hazar-Karadeniz-Doğu Akdeniz dörtgeni. Türkiye bu dörtgenin en kilit konumunda.
2- Afganistan-Pakistan ekseni: Otuz yıl önce ABD ile (o zamanlar Sovyet iktidarındaki) Rusya’yı neredeyse nükleer savaşın eşiğine getiren Afganistan’da Türkiye’nin de bir parçası olduğu dış askeri güç, yalnız kâğıt üzerinde ülkeyi değil, o güce karşıtlık temelinde savaşçı aşiret ve dini gruplaşmaları da bir arada
tutuyor. Bu gruplar komşu Pakistan topraklarında üs ve destek buluyorlar. Ancak dünyanın
sayılı nükleer silah sahipleri arasında yer alan Pakistan bir yandan terörizm, diğer yandan yolsuzluk ve kötü yönetim pençesinde, dağılmakla yeni bir askeri darbe yönetimi arasında sıkışmış kalmış görünüyor.
3- İran-İsrail ekseni: İran’ın nükleer silaha sahip olma ihtimali, aslında kendisi de nükleer silaha sahip olan İsrail’i had safhada tedirgin ediyor. Ancak bir yandan İran üzerindeki Batı ekonomik ambargosu
İran halkının İslami rejim etrafında durma süresini refleks olarak uzatırken, diğer yandan İsrail’e karşı ideolojik olarak keskinleştiriyor. İsrail’de ise durum başka türlü vahim. Çok parçalı, siyaseten zayıf ve kırılgan koalisyon hükümetinin ülke yönetimindeki etkisi giderek azalırken, askerin etkisi giderek ezici boyutlara erişiyor. Türkiye ile yaşanan zıtlaşmanın bir kaynağı da bu durum. Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerini üst düzeye çıkarması, İsrail’in özellikle Gazze’de geri adım atması yönünde baskıyı artırıyor. Gerilimin düşmesinin yolu, İsrail’de de,İran’da da daha ılımlı yönetimlerden geçiyor; ama ne ülkelerin iç dengeleri, ne de Amerika ve Batı Avrupa’nın yanlış politikaları buna izin veriyor. Ankara ise, ambargonun eninde sonunda hafiflemesi ardından İran’da iş yapma rekabetinin zayıflayacağı bilinciyle hareket etmeye başladı. Batıdan gelen tepkilerin bir kaynağı da bu.
4- Irak’ın geleceği: Irak’ın geleceği aslında temel olarak iki unsura bağlı görünüyor:
Petrol ve gaz yasası ile Kerkük’ün akıbeti.
Irak’ın -içinden bağımsız bir Kürt devleti çıkarmak suretiyle de parçalanması senaryosu artık konuşulmuyor, ancak Irak Kürt Federasyonu’nun başındaki Mesud Barzani, Kerkük’ü Kürt bölgesine katmak istiyor. Ne var ki buna karşı çıkan artık yalnızca Türkiye değil ve Barzani bu konuda yalnızlaşmış bulunuyor.
Ocak ayındaki genel seçimler öncesinde Kerkük’e müstakil eyalet statüsüne kavuşturmak için görüşmeler devam ediyor. Petrol ve gaz yasası da yine Kürt bölgesiyle Irak’ın geri kalanı arasında tıkanmış bir sorun. Tabii özellikle Kürt bölgesi için petrol ve gaz kaynaklarını başta Avrupa olmak üzere dünya pazarlarına çıkarmanın en güvenli ve en mantıklı yolu Türkiye. Yani, iş yine gelip enerji ve enerji nakil güvenliğine, ABD ve Rusya’nın didişme değil, paylaşma siyaseti gütmeye başladığı konuya dayanıyor. Bu alanda ise ciddi bir pürüz var hem Türkiye’nin, hem Irak’ın, hem Kürt yönetiminin ve hem de yeni enerji politikalarının uygulanmasının önünde. PKK’nın artık ciddi bir tehdit olmaktan çıkarılması, tasfiyesi diğer bütün tarafların çıkarına görünüyor. Türkiye’nin Kürt sorununu bu yolla hafifleterek demokrasisini ilerletmesi bu sürecin yan ürünü olacaktır.