Kızlı-erkekliden sonra sırada ne var?

Meclis'te milletin vekili olmaya layık göreceğimiz insanların kendi kararlarını verip kendilerine hâkim olacaklarından emin değil.

Son tartışma 30 Mart yerel seçimleri öncesinde AK Parti’nin Kızılcahamam’da yaptığı son değerlendirme toplantısından sızan bir haberle başladı. Sadece Zaman gazetesinde yer alan haber, sadece siyaset koridorlarında değil, üniversite çevreleri ve üniversitede çocuğu okuyan her evde yankısını anında buldu.

Pazartesi günü yayımlanan habere göre, Başbakan Tayyip Erdoğan, Denizli’deki bir şikâyetten yola çıkarak, kız ve erkek öğrencilerin ister yurt, ister özel evler olsun aynı mekânı paylaşmasına karşı çıkmış, yurt sıkıntısı gerekçesiyle dahi olsa önlem alınacağını, izin verilmeyeceğini söylemişti.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Bakanlar Kurulu sonrasında haberin ‘asparagas’ olduğunu söyledi; bu gazetecilik argosunda ‘uydurma haber’ anlamına geliyordu. Arınç, hükümetin vatandaşların özel hayatlarına, hayat tarzlarına karışma gibi bir siyasetinin olmadığını da vurguladı.

Ancak Başbakan ertesi gün, 5 Kasım Salı oluyor; Meclis’teki AK Parti grubuna hitap ederken “Ben farklı bir siyasetçiyim, ne söylüyorsak arkasında durarak söyleriz” diye başladığı sözlerine şöyle devam etti: “Yurtlar ihtiyaca cevap vermediği için evlerde kalma noktasında sıkıntılar yaşanıyor. Aynı apartmanın içinde bakıyorsunuz ki daire komşuları bu tür şeylerin ihbarını yapıyor. Çünkü buralarda nelerin olduğu belli değil. Karmakarışık her tür şey olabiliyor. Bunlara da kusura bakmasınlar, bir muhafazakâr demokrat iktidar olarak bizler müdahil olmak durumundayız. Bu yaşam tarzına müdahale değildir.”

Erdoğan’a ilk tepkiyi veren, bir saat kadar sonra CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Aslında Kılıçdaroğlu’nun konuşması neredeyse bütünüyle Türkiye’de kadınların hak ve durumlarının son dönemde nasıl gerilediği konusuna ayrılmıştı. Erdoğan’ın asıl hedefinin kız-erkek karma eğitime son vermek olduğunu öne süren Kılıçdaroğlu, Başbakan’ın ‘Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesine çevirmeye çalıştığını’ söyledi; Türkiye’deki laik devlet ilkesinin önemini vurguladı.

Başbakan’ın çıkışı AK Parti saflarında da farklı tepkilere yol açtı. Örneğin Meclis Başkanı Cemil Çiçek, Arınç’ın söylediklerine katıldığını söyledi. Oysa Arınç, “Olan kızlara oluyor” yorumuyla ‘Başbakan’ın kendisini açığa düşürdüğünü söyleyenlere katılmadığını’ söylemekle yetindi. Bunda belki Gezi protestoları sırasında polisin tutumu nedeniyle Başbakan’la karşı karşıya geldiği ve istifadan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün devreye girmesiyle döndüğü tartışmanın benzerini yaşamaktan kaçınması da rol oynadı. Ancak AK Parti içinde Gülen (Hizmet) cemaatine yakın olarak bilinen İdris Bal gibi isimlerin de rahatsızlık beyan ettiği, bu konuda yalnız olmadığı kuliste konuşuluyor.
Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye seçime yaklaştıkça özellikle iktidar kanadı inanç ve grup değerlerini siyasette daha çok kullanacak. Bu çerçevede, örneğin evlere (suç işlenmemişse) sadece bir arada oturuluyor diye baskın yapmanın yasal zemini bulunmaması da hükümet nezdinde önem taşımıyor görünüyor. Önemli olan, idari ve sosyal baskı ortamının oluşması; o da oluşmaya başladı bile.

Bir sonraki adım acaba Kılıçdaroğlu’nun endişe ettiği gibi karma eğitime son verilip kız ve erkek öğrencilerin ayrı okullarda okutulması mı olacak? Acaba Cumhurbaşkanı Gül’ün Taliban, El Kaide gibi hareketler bağlamında uyardığı ‘İslami ortaçağ karanlığı’ tuzağına Türkiye’de (Nazlı Ilıcak’ın CNN-Türk’te söylediği üzere) ‘seçim ve oy kaygılarıyla’ mı düşüyoruz?

Dolayısıyla konu, ilk defa Gezi protestoları sırasında ortaya çıkan ‘kızlı-erkekli’ söyleminin ötesinde ciddiyet taşıyor. Düşünsenize, seçme ve yakında seçilme hakkı tanıyacağımız 18 yaşını aşıp yetişkin olmuş erkek ve kız çocuklarımıza yan yana geldiklerinde sadece cinsellik düşünecekleri önyargısıyla yaklaşıp bunu da suç saymış oluyoruz. Meclis’te milletin vekili olmaya layık göreceğimiz insanların kendi kararlarını verip kendilerine hâkim olacaklarından emin değiliz. Ölçümüz ise hak ve hukuktan çok, dinsel ve ahlaki değerler. Gençlerine bu kadar güvenmeyen bir ülkenin geleceği ne kadar parlak olabilir?
Bir de, yaşama tarzına müdahale bu değilse, acaba nedir?