Kürt sorunu yol ayrımında

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dün ilk kez 'barış süreci' ifadesini kullanması kendi başına Kürt sorununda bir dönüm noktası sayılabilir.

Yıllar önce, 14 Ocak 1994’te (o zamanki adıyla Turkish, şimdi Hürriyet) Daily News gazetesinde çalışan genç gazeteci Ruhi Can Tul, Samsun’daki ailesini görmek için Ankara’dan otobüse bindi ama inemedi. Otobüse yerleştirilmiş bomba Ruhi Can ile birlikte, ne olduğundan habersiz iki yolcuyu da PKK’nın bağımsız Kürt devleti amacıyla 1984’te ilk geniş saldırı dalgasından bu yana öldürülen 40 binden fazla insanın arasına kattı.

Patlamanın sorumluluğunu PKK üstlendi, bu terör eylemi ile ‘derin devletin’ faili meçhul cinayetlerine misilleme yaptıkları iddiasındaydılar. PKK ile bir ateşkes süreci ve diyalog ihtimali 1993’te 33 silahsız askerin PKK militanlarınca kurşuna dizilmesiyle ortadan kalkmıştı ve şiddetin sona ereceği yolunda pek az umut vardı. Abdullah Öcalan’ın 1999’da yakalanmasının ardından yakalanan fırsat, ekonomik ve siyasi kriz ortamında değerlendirilemedi ve 2003’te ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte başa dönüldü.

Bugün durum farklı. Belki de son otuz yılın acı tecrübeleriyle ilk kez Kürt sorununun şiddet dışı yollardan bir çözüm bulması yolunda umut var. Öyle ki sürecin daha başında Paris’te 9 Ocak günü PKK’nın Avrupa örgütlenmesindeki üç kadının öldürülmesi, süreci baltalamak bir yana, Başbakan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın 14 Ocak’ta Daily News ile mülakatında söylediği üzere güçlendirmiş görünmektedir; dünden itibaren hızlandırdığını da söyleyebiliriz.

Bir dönüm noktası

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dün ilk kez ‘barış süreci’ ifadesini kullanması, kendi başına Kürt sorununda bir dönüm noktası sayılabilir. Çünkü şimdiye dek AK Parti’den gelen açıklamalar, diyaloğun ‘PKK’ya silah bıraktırmayı’ amaçladığı yönündeydi; barış söylemi, süreci bir adım öteye taşımıştır.

Merhum Şerafettin Elçi’nin 1978’de “Kürtler vardır” demesi, Süleyman Demirel’in 1992’de “Kürt realitesini tanıyoruz” demesi, Mesut Yılmaz’ın 1999’da “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” demesi ve Tayyip Erdoğan’ın 2005’te “Kürt sorunu vardır, çözmek boynumuzun borcudur” çizgisinin bir devamı ve eriştiği noktadır.

Erdoğan’ın bunu söyleyiş zamanı önemlidir. Yarın, 17 Ocak’ta, Paris’te öldürülen 3 PKK’lı için Diyarbakır’da bir cenaze töreni düzenlenmesi bekleniyor. Dün, Mehmet Öcalan’ın İmralı görüşmesinden negatif bir mesaj çıkmamıştır ama gözler yarın Diyarbakır’dadır. BDP’den gelen çağrı, Diyarbakır’da alabildiğine kitlesel katılım, AK Parti ve CHP’den gelen çağrı ise cenazenin istismar edilmemesi, kışkırtmalara açık olunmaması çağrısıdır.

Başbakan’ın dün ‘Barış süreci’ ifadesini kullanması mutlaka Diyarbakır’daki kitleyle arada bir köprü kurma amacını da taşıyordur. Ancak Diyarbakır’ın kazasız belasız atlatılması sonrasında daha stratejik adımlar vaat eden bir yönü vardır.

Keza Erdoğan’ın saldırı olursa karşılık verileceğini söylemesi de kendi içinde saldırı olmazsa silahların konuşmayacağı varsayımını akla getiriyor. Bunu Diyarbakır’dan sonra göreceğiz. O nedenle yol ayrımı Diyarbakır’dadır denebilir.

Kimse düşünmek istemese de bu sürecin çökmesi halinde Paris cinayetleriyle ortaya çıkan bir durumu da haber vermek gerek. Başta Fransa Devlet Başkanı François Hollande’ın “Tanıyordum” açıklaması olmak üzere bu süreçte gerek Avrupalı siyasetçiler gerekse Avrupa’daki kıdemli PKK’lılar tarafından yapılan açıklamalar Ankara’da dikkatle izleniyor. Bir güvenlik kaynağı dün “Bizim bilmediğimiz bir şey değildi ama” dedi, “PKK’nın bütün Avrupa yapılanması, kimin kiminle nasıl görüştüğü, artık kolaylıkla inkâr edilemeyecek şekilde medyaya yansıdı. Tabii biz yine de bu bilgilere başvurmaya gerek kalmadan bu sürecin olumlu sonuçlanmasını ümit ediyoruz”.

Bu da işin bir başka yönü tabii. Ama önemli olan, yarın Diyarbakır’ın nasıl geçeceği.