'Lahey'de iş biterdi ama...'

Dışişleri Bakanı Gül: Hükümette iki ay daha tecrübeli olsaydık, Denktaş Lahey'de Kofi Annan'a 'Hayır' diyemezdi...

Toz duman duruldukça, Brüksel'de neler olduğu, ne krizler yaşandığı ortaya çıkıyor. Örneğin, 16 Aralık gecesi Kıbrıs konusunda yaşanan gerilimin boyutunu yeni öğreniyoruz. İş daha Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün "Uçağı hazırlayın, gidiyoruz" dediği aşamaya gelmeden önce de kopma noktasına gelmiş, öyle anlaşılıyor.
Örneğin, Hollanda Dışişleri Bakanı Bernard Bot'un Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'nin 17 talebiyle çıkıp geldiği ve bunların imzalanmasını istemesinin ardından yaşananlar... Bu talepler, kayda geçmeli ki, Büyükelçi Ertuğrul Apakan ve Dışişleri'nin diğer Kıbrısçılarının olağanüstü uzmanlık desteği ile önce 4, sonra 1'e indiriliyor. O 1 koşul, Gümrük Birliği anlaşmasının Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ni de içine alacak protokolün hemen o akşam, orada imzalanması ve Türkiye'ye tarihin ondan sonra açıklanması olarak iletiliyor. Bot, bu imzanın 'kayıtsız şartsız' olmasını da istiyor. Yani Türkiye henüz müzakerelerine bile başlanmamış olan protokolü, bütün aşamaları atlayarak imzalayacak ve bunun Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'nin diplomatik tanınması anlamına gelmediği şerhini dahi koyamayacaktır. Bot, dahasını da söylüyor ve Rumların bu imzanın basına açık bir törenle atılmasını istediklerini iletiyor.
Gül'ün yanıtı sert oluyor: "Siz mağlup bir ordunun komutanıyla mı görüştüğünüzü zannediyorsunuz? Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletler taşıyamadı, bu haliyle AB olarak siz hiç taşıyamazsınız."
Bu süreçte Türkiye'nin yanında yer almış önemli bir AB ülkesinin Dışişleri Bakanı, Gül'den konuyu görüşmek için randevu istiyor. Randevu talebi geri çevriliyor. Gerilimin had safhaya ulaştığının anlaşılması üzerine Bot yeni öneriyle geliyor: İmza töreni talebinden vazgeçilmiştir. Ancak eğer Türkiye protokole kayıtsız şartsız imza koymazsa, Rum Cumhurbaşkanı Papadopulos veto hakkını kullanacak, AB kapıları Türkiye'nin yüzüne kapanacaktır. Gül'ün yanıtı aynı dozda oluyor: "Ellerinde yetki, hak var. İstiyorlarsa kullanabilirler." Bot bunu Rumlara söyleyecektir.
Türk heyeti sorularla boğuşmaya başlar. Bu tutum devam ederse, "Hayır, teşekkürler" demekten başka çare var mı? Bu kimin işine gelecek, kimi sevindirecek? Papadopulos böylece kahraman yapılmış olmayacak mı? Avrupa sağı ve ırkçıların istediği olmayacak mı? Olabildiğince mücadele etmek ve mücadeleyi içeride sürdürmek daha geçerli bir yol değil mi?
Gerek Balkenende'nin diğer liderleri uyarması, gerek Dışişleri'nin paralel diplomasiyi işletmeye başlaması, gerekse Erdoğan'ın özel danışmanlarının devreye girmesiyle Almanya, İngiltere ve İtalya başbakanları Türk heyetini ikna çabasına girmişlerdir. Erdoğan ve Gül, gerek Hollanda Başbakanı Jan Peter Balkenende ve Bot'a, gerekse diğer liderlere şunu söylerler: "Bu zirve başarısızlıkla sonuçlanırsa medeniyetler çatışmasının tohumlarını atmış olacaksınız."

'Bundan iyisi olabilirdi'
CNN Türk adına yaptığımız söyleşi ardından Sedat Ergin ve Fikret Bila ile birlikte sohbet ederken Gül'e alınan sonuç ve bırakma ihtimallerini sorunca, "Daha iyisi muhakkak olabilirdi. Örneğin ben o 'permanently available (kalıcı olarak) uygulanabilir' tanımının olmamasını isterdim. Ama bir karar verecektik. Müzakerelere başlamış bir Türkiye ile başlamamış bir Türkiye arasında büyük fark olacaktı" dedi.
Gül, şunları söylüyor:

  • Görüşmelerimiz Kıbrıs konusunda kopma noktasına geldi. Biz Kıbrıs'ta Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklerinin çıkarlarına en uygun olanı yapıyoruz. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile zirve sonrası konuştuk, "Allah razı olsun, haklarımızı savundunuz" dedi. Kalıcı bir Kıbrıs çözümünün Kıbrıs Türklerinin çıkarına olduğunu düşünüyoruz. Kalıcı çözüm için etkin çalışacağız.
  • Bizim bu sorunu çok önce çözüme kavuşturmuş olmamız gerekirdi. İlk defa hükümete geldiğimizde yeterince deneyimimiz, detay bilgimiz yoktu. Irak krizi vardı. Bakanlığın yarısı Kıbrıs konuşuyordu ve bu yüzünden biz Irak krizine yeterince teksif olamadık.
  • Dentaş karşı görüşlerini söyler ama, sonuçta Türkiye'nin oluşturduğu nihai karar neyse onu uygular. Oysa ne kadar detay bilgiye sahip olursanız o kadar kararlı siyaset üretirsiniz. Annan Planı'nı burada, Dışişleri Konutu'nda nasıl aktardılarsa, öyle öğrendik.
  • Herkes bize Rumların her şart altında 'Hayır' diyeceğini söylüyordu. Denktaş'la son ana dek 'Hayır' dememesi konusunda anlaştık. Ancak Mümtaz Soysal, Denktaş'ın yanında, daha Lahey'e hareket ederken "Hayır demeye gidiyoruz" deyince, iş bitti. Hükümette iki ay daha tecrübeli olsaydık, Lahey'de (10 Mart 2003) bu işi bitirirdim. Kesin çözmüş olurduk.
    Dışişleri Bakanı açıkça söylemese de şunu demek istiyor: 2003 Lahey toplantısı öncesinde kendi başbakanlığındaki AKP hükümeti yeterli detay bilgiye sahip olsa ve Denktaş'a yeterince kesin mesaj verebilseydi, Soysal o yönlendirmeyi yapacak konumda olamayabilir, Denktaş o aşamda Kıbrıs'ı sorun olmaktan çıkarabilir ve referanduma gerek kalmayabilirdi. Gül, "Yine de New York'ta referandumun kabulünde Denktaş'ın büyük katkısı oldu" diyor ve devam ediyor:
  • Referandumda Kıbrıs Türkleri 'Evet' dememiş olsaydı, AB'den bu sonucu almamız, bu aşamaya gelmemiz hayal olurdu. Geldiğimiz noktaya referandumun büyük katkısı oldu. Ne kadar büyük bir iş yaptığımızın daha kimse farkında değil. Kıbrıs'taki Türkler de... Politikalarımızın hem Kıbrıslı Türkler, hem de Türkiye için doğru olduğuna inanıyoruz. Eskiden Kıbrıs'la ilgili sorunu başka nedenlere bağlardım ama, gördüm ki siyasi liderlik eksikliğinden kaynaklanıyor. Biz çözüm için etkin çalışmaya devam edeceğiz.
    Resmin bütününü görmeye çalıştığınızda, pürüz ve engellere karşın alınan sonucun 'başarılmış' bir sonuç olduğunu söylemek gerek. 17 Aralık, Türkiye'nin yalnız dünya ile bütünleşme değil, siyasi istikrar ve ekonomik kalkınma mücadelesinde de dönüm noktasıdır. İklimin değiştiğini görmek biraz zaman alabilir ama, bugünün Türkiye'sinin 16 Aralık'takinden farklı nitelikte olduğu yakın gelecekte daha iyi anlaşılacaktır.