Mandela: Bir ismi bile yoktu

Tarihin garip cilvesi ki dünya onu ırk ayrımcılığının simgesi olarak takılan Nelson ismiyle tanıyor.
Mandela: Bir ismi bile yoktu

Onsekiz Haziran 1918’de Güney Afrika’nın fakir bir köyünde, henüz kimsenin okuma yazmasının bulunmadığı bir aileye doğdu. Ona bölgede konuşulan lisan olan ‘isihuse’de ‘afacan’ anlamına gelen ‘Rolihlahla’ adını koydular.

Küçük Afacan, bu isme okula yazdırıldığı gün veda etti. Irk ayrımcılığıyla yönetilen Güney Afrika’da, okula kabul edilen her Huse çocuğuna, İngilizce bir isim takılıyordu, Huse lisanı yok sayılıyordu. (Türkiye’de 12 Eylül’den hemen sonra Kürtçenin bir dil olarak kabul edilmemesi ve yakın zamana kadar çocuklarına ailelerinin kendi dillerinde isim koyamamalarını hatırlayalım.) Güney Afrika’nın Hollanda asıllı sömürgecilerinin kullandığı, Flamanca’nın bir türü olan Afrikaans lisanındaki isimler de ikinci sınıf insan sayılan siyahlara uygun görülmüyor, o nedenle İngilizce isim konuluyordu. Sınıf öğretmeni Mdingane Hanım, ona ‘Nelson’ ismini koydu. Yıllar sonra, 1994’teki bir mülakatında Nelson Mandela, öğretmeninin neden ona bu ismi layık gördüğü konusunda hiçbir fikri olmadığını söyleyecekti.

Tarihin garip cilvesiyle dünya onu ırk ayrımcılığının simgesi olarak takılan Nelson ismiyle ama ana dili Huse lisanında ona takılan Rolihlahla, Afacan isminin gereğini yerine getirip ırkçı rejimin başına bela kesilmesi, neticede onu yıkmış olması ile tanıyacaktı.

Daha o doğmadan 1912’de kurulmuş olan Afrika Ulusal Kongresi (ANC) örgütüne gençlik yıllarında, gençlik kollarından katıldı. Hukuk okumaya başladığı Witwatersrand Üniversitesi’ndeki tek siyah Afrikalı oydu. Onunla sadece solcu Avrupalı, Yahudi ve Hintli öğrenciler arkadaşlık yapıyordu. Hindistan’daki İngiliz sömürge yönetimiyle mücadelesine Güney Afrika’dayken başlayan Mahatma Gandhi’den de etkilendi ama ırkçı apartheid rejimiyle mücadelesi onu siyasi yelpazenin soluna itti. 1955’te ANC’nin ırk ayrımına karşı silahla da mücadele edilmesi çizgisini destekledi. Rejim Mandela’yı komünist bir terörist ilan edince ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin kara listesinde yerini aldı.
1960’ta polisin ateş açıp 69 göstericiyi öldürdüğü Sharpeville katliamı sonrasında işler kızıştı. Mandela 1962’de tutuklandı, ‘ihanetten’ yargılandı ve tam 27 yıl kaldığı hapishaneden ANC’nin çabaları ve uluslararası insan hakları mücadelesi sayesinde 1990 yılında tahliye edildi. ANC’nin başına geçer geçmez siyaseten can düşmanı Willem de Klerk ile görüşmeye başladı. İkili 1992’de Davos’taki ‘Dünya Ekonomik Forumu’nda ilk kez el sıkıştı, 1993’te birlikte Nobel Barış Ödülü’nü aldılar.

1992 yılında Türkiye Mandela’ya Atatürk Barış Ödülü vermek istedi. Mandela, daha önce 1980 darbesinin lideri Kenan Evren ve NATO Genel Sekreteri Joseph Luns’a verilmiş bu ödülü, Mustafa Kemal Atatürk’ü tenzih ederek, saygısızlık etmek istemediğini söyleyerek almadı. Kürtlerin maruz kaldığı baskı nedeniyle almadığı sözü yayıldı ama Mandela’nın daha önce Türkiye’ye “Irkçı rejimin bize karşı kullandığı İsrail silahlarına aracılık etmeyin” demek için gönderdiği elçinin Türkiye’ye alınmamasını bir kenara yazmış olduğu ortaya çıktı. O yıllar Türkiye’nin de İsrail’den PKK’ya karşı el altından silah aldığı günlerdi, biliyorsunuz birisi Susurluk’ta ortaya çıktı 1996’da. Bu nedenle Mandela ile PKK lideri Abdullah Öcalan’ı özdeşleştirmek isteyen kampanyalar açıldı ama belki de aynı şey olarak algılanmadığından pek tutmadı.

Mandela 1994’te siyahların da yer aldığı ilk serbest seçimi kazandı, devlet başkanı oldu. Bir ömür verdiği mücadelenin mutluluğunu yaşayan nadir liderlerdendi.

Balbay, Baransu ve basın özgürlüğü

Önceki akşam CNN Türk’te Şirin Payzın’a konuk olan Abdüllatif Şener, o dönem AK Parti hükümetinin başbakan yardımcısı sıfatıyla katıldığı 24 Haziran 2004 Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Taraf’ta Mehmet Baransu’nun yazdığı ‘Gülen’i Bitirme Planı’ raporu üzerinde hiçbir tartışma yapılmadığını söyledi. “MGK’da olanlar söylenemez ama olmayanı söyleyebilirim” diyen Şener, hiçbir hükümet üyesinin ‘Gülen’e soruşturma’ raporuna ‘itirazı olmadığını’ sözlerine ekledi.

Bu haberler ardından Taraf’a üç soruşturma, Baransu’ya (üstelik ABD’de McCarthy, şimdi Rusya’da birinci Putin dönemi uygulamalarını akla getirecek şekilde) casusluk soruşturması açılması, Türkiye’deki basın özgürlüğü konusunu dünya gündemine yeniden getirebilir.
Bir hafta içinde IPI Basın Özgürlüğü Ödülü Gezi olaylarındaki objektif yayınıyla Hürriyet internet sayfaları editörü Bülent Mumay’a, Kanada’nın Cesur Gazeteci Ödülü, (ne yazık ki kısmen Baransu’nun yazdıklarının sonucunda) cezaevinde yatan Ahmet Şık’a verildi. Anayasa Mahkemesi’nin gazeteci Mustafa Balbay’a tahliye yolu açmasıyla konu gündemde yükseldi. Şimdi Taraf ve Baransu soruşturmaya uğruyor. Böyle bir dönemden geçiyoruz.

Papanın kaç tümeni var?
Önceki gün yine CNN Türk’te Enver Aysever, Zaman yazarı Ahmet Turan Alkan’a Fethullah Gülen hareketinin, cemaatin ‘kaç kişi’ olduğunu sordu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın oy oranını yüzde 50’nin üzerinde ilan ettiği bir ortamda anlamlı bir soruydu. Alkan “Yüzde 1 bile değil” dedi; o bakımdan siyasi dengeyi değiştirmeyeceğini söyledi. “Ama özgül ağırlığı var” dedi. Bu sohbet bana modern siyasi tarihin önemli kıssalarından birini hatırlattı; iki ayrı anlatımı bulunuyor. Birincisi, 1935 yılından. Fransa Dışişleri Bakanı Pierre Laval, Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin’e, Papa 16’ncı Benedict ile sürekli tartışmaya girmesinin dünya Katoliklerini incittiğini söyleyecek olmuş. “Papa mı” diye sormuş Stalin, şaka yollu küçümseyerek “Kaç tümen askeri var papanın?” Bu kıssanın, anektodun bir de Stalin’in tercümanı Valentin Berezhkov’un anılarına yansıyan anlatımı var. Buna göre de İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru 1944 yılında, Nazi’lere karşı işbirliği günlerinde İngiliz Başbakanı Winston Chruchill, Stalin’e İngiltere’nin Polonya’ya karşı insani sorumlulukları bulunduğunu, bilindiği gibi Katolik Polonya halkının Vatikan’a büyük saygısı olduğunu söyleyecek olmuş. Stalin, Churchill’in sözünü kesip, “Roma’daki papanın kaç tümen askeri var” sorusuyla sayısal güce dayalı politikasından taviz vermeyeceğini göstermiş.

Bunun üzerine Papa 12’nci Pius’un “Söyleyin Josef evladıma, benim tümenlerimle öbür dünyada tanışacak” mesajına Stalin’den bir karşılık geldiğine dair kayıt yok.

Stalin tümenlerinin sayısına güvendi ama tarih onun öngördüğü şekilde akmadı. Sovyetler Birliği, Polonya’dan çıkmış Papa 2’nci John Paul döneminde, hem de Sovyet Bloku’nun askeri örgütü Varşova Paktı’na ev sahipliği yapan Polonya’da başlayan ayaklanmalar sonucu 1992’de yıkıldı.

Kıssadan hisse: Sayısal çoğunluk hiçbir zaman, hiçbir yerde, her şey demek olmamıştır.

Bir gün bu ‘özgül ağırlık’ ve niteliği küçümseyip niceliği yüceltmenin önemini başka örneklerle de anlatacağım. Söz.