'Meclis'in anayasa kararına sevindim, alkışlarım'

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 'Üzgünüm, olmuyor' açıklamasının ardından Meclis'in anayasa çalışmasını haziran ayı sonuna kadar uzatmasından memnun.

LİZBON - Portekiz gezisini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak izleyen gazeteciler bir an önce anayasa sormaya sabırsız, Gül de bunu biliyor, ama âdet olduğu üzere sohbeti ziyareti üzerine konuşarak açıyor. Başbakanlığı sırasında Portekiz’i AB üyesi yapan şimdiki Cumhurbaşkanı Cavaco Silva’nın yemek davetine gitmek için otel odasında beklerken BBC World’de izlediği haberleri anlatıyor. Altyazıda Galatasaray’ın şampiyonluğu, Burak’ın, Selçuk’un golleri geçiyormuş, 22 milyar dolarlık nükleer ihalesi geçiyormuş ve Türkiye’nin siyasi haberler yanında spor, ekonomi gibi konularla anılması da Gül’e gurur vermiş.

Gül bunları derken tam sağımda oturan Hürriyet yazarı Şükrü Küçükşahin, torbasından çıkardığı Galatasaray formasını adeta pankart açar gibi açıyor. Salonda birkaç alkış var, Habertürk yazarı Muharrem Sarıkaya dahil. Cumhurbaşkanı da tebrik ediyor, “Tabii alkışlarız, Fener’i de alkışladık” diyor. Kendimi tutamayıp “Bir de bizi alkışlayan olsa” diyorum. Gül teselli ediyor. “Bizi de zamanında alkışladılar. Taraftarlık bu günlerde belli olur. Takım değiştirmeye kalkmamak lazım, Murat (tabii ki öyle bir niyetim yok). Gün gelecek Beşiktaş da...”

Cumhurbaşkanı’nın bu sözleri slogan olabilir; “Gün gelecek Beşiktaş da...”
Evet, biz de artık sadede geliyoruz. İki gün önce Gül, çok umut bağlanan yeni bir anayasa yazım sürecinin bittiğini, partilerin uzlaşamadığını, bundan üzüntü duyduğunu açıklamıştı. Bu sözler, yayımlandığı salı günü siyaseti şöyle bir sarstı. Partiler tepki gösterdi. Başbakan Tayyip Erdoğan pek bir şey söylemedi, ama akşam saatlerinde Erdoğan’ın daha önce Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in ısrarını kıramayarak nisan sonuna ertelemeyi kabul ettiği Anayasa Uzlaşma Komisyonu faaliyetinin 1 Temmuz’a kadar uzatıldığı açıklandı. Bu açıklama, BDP’nin, PKK militanlarının çekilmesinin 3-4 ay süreceğini açıklamasından sonra yapıldı gerçi ama acaba asıl neden “Bittiğini de başlatan açıklar” yaklaşımı olabilir miydi? Cumhurbaşkanı’nın “Olmuyor, üzgünüm” beyanı, adeta Meclis’e yeni bir hayat öpücüğü vermişti.

Gül “Çok sevindim” dedi bu kez; eğer uzlaşma yeni anayasa ile sonuçlanırsa ‘buna en çok sevinen kendisi olurdu’, o zaman ‘bütün partileri alkışlardı’.

Başka sorular da sorduk. Bugün başlayacağı açıklanan PKK militanlarının Türkiye dışına çıkış sürecinden Türk devleti-Türk vatandaşlığı tanımına ve Sayıştay Yasası’nda yapılmak istenen değişikliklere kadar.

Cumhurbaşkanı’nın Kürt meselesinde üst sınırı ‘Vatandaş mutluluğu’, alt sınırı da ‘Ayrışmaya izin vermeme’ olarak belirlemesine dikkat çekerek sorularımızı ve Gül’ün cevaplarını aktaralım.

Yeni bir anayasa yapmanın mümkün olamadığının anlaşıldığını ve bundan üzüntü duyduğunuzu söylediniz? Buna siyasi partilerden tepki geldi ve Meclis de çalışmasını 1 Temmuz’a kadar uzattı. Bu duruma ne diyeceksiniz?
Bu gelişmeye çok sevindim. Demek ki herkes bunun öneminin farkında, herkesin arzusu... Yeni bir anayasa derken; bunun herkesin arzusu olduğunu, temel konularda büyük partilerin hepsinin aynı noktada olduğunu düşünüyordum. Demokratik, laik bir hukuk devletine yakışır bir anayasa herkesin ortak fikri. Çok daha ekstrem fikirleri olan partiler de olabilirdi. Dolayısıyla yeni bir anayasa yapılabilir, hep inancımı korudum. Geçen sefer de maalesef dedim. Gelinen noktada Meclis Başkanı da açıkladı, üzüntümü beyan ederken maalesef dedim. Bu Meclis meşruiyeti güçlü olan, herkesi yansıtan, bütün fikir akımlarını yansıtan bir Meclis, bunu yapmalıydı.
Üzüntümü gelinen nokta itibariyle ifade ettim. İnşallah süreç uzatıldığına göre uzlaşmayla böyle bir anayasa yapılırsa buna en çok sevinecek ben olurum. Bir Cumhurbaşkanı olarak en çok gurur duyacağım, içeride-dışarıda övüneceğim bu olur. Her partinin katkısı olursa hem çok gurur duyarım hem alkışlarım.

Sizin üzüntü açıklamanız, her şeyin bittiğini söylemeniz bu süre uzatımında rol oynamış olabilir mi?
Tabii polemiklere girmekten çok uzak duruyorum, ne dersem bir yerlere çekilebilir, ama geçen sefer üzücü durum olarak ifade etmiştim... Meclis Başkanı da “Gün battı” falan deyince... Şimdi buna çok sevindim, çok iyi olur, hepimiz çok gururlanırız, içeride-dışarıda en çok böyle bir başarı ile övünecek kişi de ben olurum. (O zaman) Bütün partilerimiz ile hepsini de tebrik eder, müteşekkir olurum.

PKK militanlarının çekilmeye başlaması bekleniyor. Sürecin bu aşamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Burada nihai amaç, silahlı bir örgütü silahlarından tamamen arındırmaktır. Arındırılmadığı takdirde daima tehlike olarak kalır. Bu kendilerinin de çıkarınadır. Kendileri istemedikleri halde de kullanılabilirler geçmişte olduğu gibi; bu coğrafyanın kırılganlığı ortada. Bu çalışmayı başlatmak, şimdiden gerçekleştirmek lazım. Açık, kapalı her çalışmayı yapmak lazım; nihayetinde terörden kurtulmak için bütün yolları denemenin gerekli olduğunu hep söylemişimdir...

‘Devlet, Türk devleti’ ve ‘Anayasal vatandaşlık’ demeniz tartışma konusu oldu. Açıklık getirir misiniz?
Son günlerde doğrudan temasım olmadı, ama bütün bu tartışmaları, konuları bilen bir kişiyim. Doğrusu en çok uğraştığım, kafa yorduğum konu bu oldu. Günü geldiğinde siyasi partilerin hepsiyle konuştum. Bugünkü modern anlayışta da devletin Türk devleti olduğu çok açık... Ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir kısmı “Ben etnik olarak Türk değilim, ama devletime bağlıyım, sadakatim devletime” derse buna söyleyecek bir şey yok açıkçası...
1924 Anayasası’nda vatandaşlık itibariyle diye yazıyor. Bunu söylemekle her vatandaşa soyu, sopu, etnik farkı fark etmeksizin saygı duyulacağı ifade ediliyor. Üzücü olan, ondan sonra onun lafzına ve ruhuna uygun davranışlar olmadığı için problemler ortaya çıkmasıdır. Bütün bu tartışmaları sona erdirmenin bir yolunu bulmamız gerekiyor.

Tartışmalar (af dışında) iki noktada yoğunlaşıyor: Anadilde eğitim ve yerel yönetimler. Bu konulardaki tutumunuz nedir?
Bunların hepsi tartışmaya açık şeyler, kesin değil. Hepsinin bir sınırı var. Önceleri TV yayını yapılamıyordu, o kelime bile (Kürt) ağza alınamıyordu. Bunlar geçti, konuşmaya bile gerek yok, ara dönemlerin mahsulleri. Gelinen noktada makul olan şeylerle uğraşmalı.
Dikkat edilecek şey, bir taraftan en medeni şekilde gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi herkesin kendi yurdunda devletine sadakati geliştirecek düzenlemeler yapmak; uzun vadede de ülkenin bir şekilde ayrışmasına fırsat verecek bir noktaya gelmemektir. Herkesi bu ülkede kaynaştıracak bir düzenlemenin yapılmasının mümkün olduğu kanaatindeyim. Vatandaşlık tarifinden tutun, yerel yönetimlerin yetkilerinin daha arttırılmasına kadar... Bu, İstanbul, İzmir için de geçerli. Yerel yönetim deyince sadece bölge, sadece bir bölgenin akla gelmemesi gerekir.
Burada çok şeyler oldu. Benim de içinde olduğum kabinede, 2004’te Kamu Yönetim Reformu Tasarısı bütünlük içinde hazırlanmıştı, sonra geri gönderildi, kadük hale geldi. Bu çerçevede bakılabilir. Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na baktığımızda büyük rahatlık getirecek noktalar var. Bizim bazı şerhlerimiz var, maddeye yazmışız ama fiili uygulamada şerhi tanımıyoruz. İtirazımız var dediğimiz bazı maddeleri fiiliyatta zaten aşmışız. Kardeş şehirler mesela, İstanbul ve Lizbon gibi; ilişkiler kurulabiliyor. Ya da yüksek mahkemelere yerel yönetimlerin gidebilmesi maddesi; bununla ilgili de şerhimiz var ama kendi uygulamamızda bu hakkı sağlamışız. İstanbul Büyükşehir Anayasa Mahkemesi’ne gitmiş imar konularında. Bunlardan korkmamak lazım.
Diğerleri kültürel meseleler. Kültürel mesele de denince Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bütün kültür varlıkları bizim. Kültür varlıkları somut olduğu gibi soyut da olabilir. Dildir, edebiyattır, şiirdir, şairlerdir, hepsi Türkiye gerçeğidir. Eski tarihlerden gelen Anadolu zenginliklerini sahiplenirken bunları niye sahiplenmeyelim? Mem-û Zin’i neden sahiplenmeyelim?
Bugünkü anayasa ile bile bu mümkün. Bu düzenlemeler, hangisine bakarsanız bakın nihayetinde Türkiye’nin sıkıntılarını giderici olmalı. Uzun vadede ayrışmayı besleyen düzenlemeler olmamalı. Muhakkak bunlar herkesin dikkatinde olması gereken konular. O nedenle milli birliğin, bütünlüğün sağlam tutulması herkesin görevidir.

Türkiye’deki anayasa ve diğer gelişmeler, ekonomik kriz içindeki AB ile ilişkilerini nasıl etkiler? Kıbrıs konusu ve diğer konularda atılacak adımlar neler olabilir?
AB sürecinin, daha doğrusu müzakere sürecinin bugünkü donmuş hali Türkiye’den kaynaklanmıyor, AB ülkelerinden kaynaklanıyor. Esas sorumlu AB üyesi ülkeler. Orada birkaç büyük ülkenin, özellikle Fransa’nın fasılları engellemesi; bazı ülkelerin Kıbrıs’ın arkasına saklanarak yaptıkları fasılların açılmasını önlüyor. AB ülkelerinin strateji noksanlığından kaynaklanıyor. AB’deki ekonomik krizleri tabii ki görüyoruz ama bunun müzakere sürecini tıkamakla ilişkisi yok.
Ayrıca müzakere süreci tam üyelik de getirmiyor, referandum olacak. Hükümetler veya referandumda siyasi karar alınacak. “Süreci tıkamayın” diyoruz muhataplarımıza, “Sizin için de iyi değil” diyoruz. Tüm AB kriterlerini ülkesinde geçerli kılan bir ülke demektir müzakereyi tamamlamış olan; Norveç, İsviçre gibi... Böyle bir ülke, sizin korkmanız değil sevinmeniz gereken ülke olur. Fransızlara, şirketleriniz AB kriterlerinde faaliyet gösteren bir ülkede mi, bunları uygulamayan bir ülkede mi daha iyi faaliyet gösterir, diyoruz. O nedenle kendi ayağınıza kurşun sıkıyorsunuz diyorum... Tabii ki bizim açımızdan motivasyon eksiği oluşuyor, engelleyici nedenlerle fasılları açmamışlar, bu engelleyici tutum oluyor. Bize de tavsiyem, fasılları kendimiz açıyor, kapatıyoruz gibi davranırsak ülkemize yardım ederiz. Bugün Türk ekonomisinin geldiği noktada müzakere sürecinin başlamasının büyük katkısı var. Maastricht ve Kopenhag kriterlerini yerine getirmek Türkiye’yi çok güçlü kılmıştır. Sürece canlılık kazandırırız...



Sayıştay’ın önemini onlar bile anlamadı

Sayıştay Yasası’nda değişiklik tartışması var, bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
Sayıştay konusu çok önemli. Hükümetteyken de çok katkım oldu, yasanın çıkmasına çok önem verdim. Modern devlet, hesap verebilen, kamunun tek kuruşuyla bile yapılan harcanmanın denetlenebildiği devlettir. Bu devletin temel ilkesi.
Son yasa reform niteliğindeydi, daha önce güvenlik birimlerinin bütçeleri denetlenmezdi. Bu yasa ile bir kuruş kamu parası nereye harcanıyorsa, polis, istihbarat, silahlı kuvvetler dahil artık denetlenebiliyor. Kamu harcamalarının denetlenemeyen bir alanı kalmadı. Bunu Meclis yapıyor. Bu çok önemli. Tabii gizlilik taşıyan konular var, silah ve benzeri. Ama bunlar da denetlenmek şartı ile kuralları var. Son tartışmaları doğrusu çok takip edemedim.
Sayıştay’ın önemi tam anlaşılamadı, hatta kendileri bile... Geçenlerde 144’üncü kuruluş yılında gittim, özellikle baktım konuşmalara; Sayıştay’dan bir kişi dahi bundan bahsetmedi. Kürsüden hayretler içinde kaldığımı söyledim. En büyük reform yasası dedim.
Çeşitli uygulamalardan kaynaklanan problemler olabilir, işleri çok tıkayan, bürokratik süreci çok arttıran düzenlemeler varsa değiştirilebilir, yeni düzenlemeye ihtiyaç varsa yapılabilir, ama hiçbiri Sayıştay’ın temel fonksiyonunu zedelememeli. Sayıştay’ın fonksiyonlarını daraltmak olmaz. Bu dengelere iyi bakmak lazım. Sayıştay denetleyici olmalı, engelleyici olmamalı; aksi takdirde yürütmenin elini kolunu bağlar.