MHP askerle arayı açıyor

MHP'nin son dönem uygulamaları, parti ile askeri paralel gören bildik bakışa aykırı.

'Fikirleri iktidarda, kendisi içeride bir partiyiz'. Bu sözler daha çok Alparslan Türkeş'e atfedilese de, dönemin MHP Genel Başkan Yardımcısı Agâh Oktay Güner'e aittir; 12 Eylül 1980 darbesi ardından Mamak Sıkıyönetim Mahkemesi'ndeki duruşmalarda sarf edilmiştir.
Bu sözler, gerek 12 Eylül öncesi, gerek sonrası ortamda MHP'nin Türk Silahlı Kuvvetleri ile paralel siyasi işlev yürüttüğü iddialarına konu edildi. Bu durumda merhum Türkeş'in eski bir TSK mensubu olmasının, TSK mensubu olarak Soğuk Savaş başlangıcında, ABD'nin Türkiye'den özel kuvvetler eğitimine aldığı, kuruluş aşamalarındaki NATO'da görev alan seçkin bir subay olmasının, seçkin bir TSK mensubu olmanın ötesinde 27 Mayıs 1960 darbesinde ve onu izleyen darbe girişimlerinde rol oynamış olmasının da payı olmuştur mutlaka.
Güner gibi Türkeş için de 12 Eylül askeri yönetiminin devrimcilerle birlikte ülkücüleri de hedef almasının ilk aşamalarda içinden çıkamamaları da ilginçtir. Sonradan yayımlanan anılarda, Türkeş'in ilk üç gün Yaşar Okuyan'ın gayretiyle askere teslim olmamasının nedeni, yönetime el koyanların hangi fikriyata yakın olduğunu anlama çabası olduğu ileri sürülmüştür.
Dünkü basın toplantısında (kendi ifadesiyle) '40 yıldır' siyasi hareketin içinde olduğunu söyleyen MHP lideri Devlet Bahçeli, 1967-68 yıllarından itibaren o süreci kendi cephesinde en iyi bilenlerdendir. 12 Eylül'ün ülkücü cephede nasıl bölünmelere yol açtığını da bilir.
Bahçeli'nin dünkü basın toplantısında Başbakan Tayyip Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt arasında gerek sınır ötesi operasyon, gerekse PKK için düşünülen pişmanlık yasası uygulaması konusunda birlikte çalışma olup olmadığını sorgulaması, zamana yayılmış bu geniş resim içinde rastlantı sayılmamalı. Bahçeli'nin Erdoğan ve Büyükanıt'ı birlikte basın toplantısı düzenlemeye çağırması üzerine sorduğumuz "Bu, bir güvensizlik işareti mi?" sorusuna müstehzi bir ifadeyle "Güvensizlik demeyelim de, anlaşılmazlık. Yoksa asker bizim askerimiz, iktidar bizim iktidarımız" yanıtını vermesi de rastlantı değildir. Daha önce kabinesinde bakanlık yapmış MHP milletvekili Osman Durmuş'un Büyükanıt'ı istifaya çağıran sözlerine katılmasa da, bunun gerekçesini "Anayasal kurumu siyasi kurum gibi istifaya davet edemezsiniz" gibi bir gerekçeye bağlaması da rastlantı sayılamaz.
Bu durumu, 'Bahçeli'nin Türkeş'in 12 Eylül ile hesabını gördüğü' görüşleri belki abartılı bulunabilir. Ancak Bahçeli'nin MHP'nin başına geçmesinden itibaren askerle MHP arasındaki mesafeyi giderek açtığı söylenebilir.
Yazının başındaki slogan nasıl MHP çizgisi adına bir dönemin sonu sayılırsa, Bahçeli'nin 'Ülkücüler sokağa dökülmeyecek' sloganı da bir başka dönemin başı sayılmalı. Bu MHP'nin tamamen barışçıl bir çizgiye oturduğu, artık içinde eylemli etnik milliyetçi öğelere, ideolojiye yer olmadığı şeklinde de algılanmamalı. Ama belki "Ülkücülerin sokağa hâkimiyetinin artık başka amaçlarla kullanılmasına izin vermeyeceğim" diye tercüme etmek mümkün.
Ama yalnızca bu da değil. Örneğin MHP'nin cumhurbaşkanlığı seçimi ve 367 konusunda takındığı meşruiyetçi tutum, AK Parti'yi memnun etmekten çok, karşısındakileri üzmüştür. Üniversitelerde türban konusunda MHP'nin tavrı, askerin bütünüyle karşısındadır. Bahçeli dün bunu şimdiye kadarki en net ifadesiyle tekrarladı ve Anayasa'nın 10'uncu maddesinde 'kamu hizmetlerinden eşit yararlanma' yolunda değişiklik yapılabileceğini söyledi.
MHP hâlâ Türk milliyetçiliğinin mızrak ucu. AB büyükelçileri örneğin (Kürt etnik milliyetçiliğinin temsilcisi gördükleri) DTP'nin antitezi olarak MHP'yi görüyorlar; Bahçeli de buna tepki gösteriyor. Hâlâ 12 Eylül öncesi birikimler MHP denildiğinde bazı kaşların çatılmasına yol açıyor.
Ama nasıl asker 12 Eylül'deki asker değilse bugün, MHP de 12 Eylüldeki MHP değil ve bundan nasıl bir siyasi sonuç çıkar bakılmalı ama, aradaki mesafe giderek açılıyor.