Mısır, İhvanlaştırmaya da askeri diktaya da direniyor

Şimdi hem Tahrir devrimine hem özgürce yaşama haklarına hem de ekonomik geleceklerine sahip çıkmak isteyen Mısırlıların yükü iki defa ağırlaştı.

Olmayınca olmuyor işte. Muhammed Mursi daha bir yıl önce, Tahrir devrimiyle Husni Mubarak’ın devrilmesi ardından ülkenin binlerce yıllık tarihinde yapılan ilk serbest seçimlerde, yüzde 51,7 gibi net bir oyla Mısır cumhurbaşkanı seçildi. Ama göreve başlamasının birinci yıldönümü olan 30 Haziran akşamı ona iktidar yolunu açmış olan Kahire’nin Tahrir Meydanı bir kez daha ama bu defa onun istifasını isteyen göstericilerle doldu. Sadece Tahrir değil, ülkenin bütün büyük şehirlerinde milyonlarca insan (22 milyon imza toplandığı açıklandı) henüz aradan bir yıl geçtiği halde onu istifaya çağırdı.

Ama meydanda sadece onlar yoktu. Mursi’nin de içinden çıkıp geldiği İhvan-ı Müslimin, yani Müslüman Kardeşler (ya da Kardeşlik) hareketi başta olmak üzere, demokratik yoldan seçilmiş liderlerine sahip çıkan milyonlar da vardı. 1920’lerin sonundan bu yana birbiri peşi sıra gelen otoriter rejimlerin baskısıyla pişmiş İhvan, iktidarı ‘geç bulmuştu’ ve ‘çabuk kaybetmek’ istemiyordu. Ayrıca, Mısır’ın onlarca yıldır ekmekten elektriğe dek neredeyse her kalem ihtiyacı devlet bütçesinden sübvansiyonla ayakta tutulabilen ekonomisini düzeltmek için bir yıl gerçekten insafsızca kısa bir süreydi.

Dolayısıyla 30 Haziran gecesi Mısır, pek çok uluslararası haber ajansına göre, insanlık tarihinde en çok sayıda insanın siyasi bir nedenle sokağa dökülmesine sahne oldu.

Peki, bu duruma sadece ekonomik sıkıntıyla mı gelindi? Cevap, hayır. ABD başkanlarının ‘100 gün’ hedeflerine özenerek işleri çözüm yoluna koymak için aynı hedefi benimseyen Mursi’nin 100 gün sonunda yüzde 78 gibi çok yüksek bir düzeyde olan desteği, bugünlerde aynı kamuoyu yoklamalarına göre nasıl yüzde 32 düzeyine çakıldı? Bunun cevabını daha çok siyasi nedenlerde aramak lazım.

Mursi iş başına geldikten kısa süre sonra bir genelge ile cumhurbaşkanlığı yetkilerini (yargıyı da kapsayacak şekilde) arttırmayı ve üzerindeki demokratik kontrolü azaltmayı amaçlayan bir adım attı. İlk protestolar böyle başladı ve kısa süre sonra Aralık 2012’de o adımı geri almak zorunda kaldı. Bu arada da Mısırlı modernistlerin (tamamının diyelim) aslında askeri darbe istediği gibi –yanlış- bir varsayımla askerlere Mubarak zamanında dahi olmayan yetkiler verdi; onları böylece yanına almak istedi.

Ama siyasi niyeti pek değişmedi. Bu defa büyük bir hızla bütün devlet makamlarını, bazılarının suç sabıkası dahi bulunan İhvan üyeleriyle doldurmaya girişti; geçen ay Luxor şehrinde meydana gelen olaylar böyle birisinin valiliğe getirilmesiyle patladı. Gayri müslimler ve kadınlar üzerindeki baskı artmaya başladı. Bir yandan Mursi’nin gücü tek elde toplama eğilimi, bir yandan Mısır gibi uygarlığın beşiği olmuş bir kültürün tek tip İhvanlaştırılacağı endişeleri, işi 30 Mart’a getirdi. Yani asıl neden siyasiydi.

Zaten 30 Mart’ın hemen iki gün öncesinde, belki de insanları caydıracağı düşüncesiyle yaptığı kamuya açık bir konuşmayı tamamen kendisine yönelik siyasi komplolar üzerine kurdu. Bu protestocuları yönlendiren ‘sokak çetelerinin’ arkasında ‘derin devlet’ artıkları ve ‘dış güçler’ vardı. Taksim protestocuları için Başbakan Tayyip Erdoğan’ın söylemini andıran Türk kamuoyunun pek yabancı olmadığı bu söylemin, Mısır’da işe yaramadığı 30 Haziran’da Mısır’ın tamamen kutuplaşmış ve sokağa taşmış görüntüsünden aşikâr.

Tıpkı Taksim gösterileri sırasında etrafı yakıp yıkarak protestoları terör eylemi göstermek isteyenlere koz verenler gibi, Kahire’de de bir avuç saldırganın İhvan merkezine molotof kokteyli atıp –polis müdahalesi ne hikmetse olmadan- yağmalaması da böyle öne çıkarıldı.

Ama bu saldırı da durumu değiştirmedi. Dün, 1 Temmuz öğle saatlerinde önce 4 bakan’ın istifası, sonra da askeriyenin ne yazık ki siyasete müdahale edip ‘partilere’ uzlaşma için 48 saat süre vermesi geldi.

Şimdi hem Tahrir devrimine hem özgürce yaşama haklarına hem de ekonomik geleceklerine sahip çıkmak isteyen Mısırlıların yükü iki defa ağırlaştı; bir yandan İhvanlaştırmaya, diğer yandan askeri diktaya karşı durmak zorundalar. Bu aynı zamanda Orta doğu’da demokrasinin geleceği için önemli bir sınav olacak.