Mısır mı, Suriye mi, Kürt mü?

Türkiye'nin birinci meselesi hâlâ Cumhurbaşkanı Gül'ün söylemiş olduğu gibi Kürt meselesi midir? Yoksa Suriye mi? Yoksa Mısır mı?
Mısır mı, Suriye mi, Kürt mü?

Türkiye’nin Ortadoğu politikasının her gün biraz daha zora girmesinin acısını İslam İşbirliği Örgütü’nün (İİÖ) düne kadar baş tacı edilen genel sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’dan çıkarmaya çalışmak, gelinen noktanın ne kadar kaygı verici olduğunu gösteriyor.

Yapılan, 57 ülkenin üye olduğu dev bir örgütün, asıl işi o örgütün ortak kararlarını söylemek olan saygın yetkilisini Türk dış politikasını uygulamamakla suçlamak. Dahası, Türkiye etkin üyesi olduğu İslam İşbirliği’ni Mısır nedeniyle toplantıya çağırmış da değildir, üstelik örgütün dönem başkanlığı Mısır’dadır. İhsanoğlu’na yapılan bu sert eleştiriyi Ankara’nın bölgenin siyaset gerçeklerine dikkatinin zaafa uğradığı şeklinde okumak mümkün ve vahimdir.

Bundan birkaç yıl önce Ortadoğu’daki resmi ve gayri resmi her aktörle konuşuyor olmakla haklı olarak övünen Türkiye, bugün Ortadoğu’nun üç önemli ülkesi, Suriye, İsrail ve Mısır’dan büyükelçisini çekmiş durumdadır.

Yakın zamana kadar o ülkelerdeki başka ülkelerin rehinlerini kurtarmaya çalışan Türkiye, bugün Lübnan’da kaçırılan THY pilotları için İran’dan, Mısır’da tutuklanan TRT muhabiri için darbeci olarak lanetlediği rejimden yardım istemek durumundadır.
Ankara’nın gündeminde Suriye’den sonra Mısır yükselmekte, ancak giderek dipten yükselen Kürt sorununa çözüm dalgasının gündemde geriye itildiği izlenimi hâkim olmaktadır.

Daha iyi anlamak için filmi biraz geriye alalım.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2009 yılında “Kürt meselesi Türkiye’nin birinci meselesidir” ilanından beri köprülerin altından çok sular aktı.
Türk hükümeti o yıl Kürt sorununa siyasi çözüm yolu bulmak için hem yasadışı PKK ile hem de Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile kurumsal temaslara başladı, ama devamında bölgede tarihin akışı birdenbire ve ne Türkiye’nin ne başkasının bütünüyle kontrol edebileceği ölçülerde hızlandı.

Bir sonraki 2010 yılına dışarıda İsrail ile ilişkilerin Mavi Marmara trajedisi nedeniyle kesilmesi, içeride de 12 Eylül 2010 anayasa referandumu damgasını vurdu.

Arap Baharı, ortaya çıktığı Tunus’ta değil, ama 2011’de Libya’da Başbakan Tayyip Erdoğan ve AK Parti hükümetinin hareket hattını sarsan bir dönüm noktası oldu. Daha on gün önce Muammer Gadhafi’nin elinden ve onun adına verilen İnsan Hakları Ödülü almış olan Erdoğan, NATO görev gücüne hava ve deniz kuvvetleriyle destek vererek Gadhafi rejiminin yıkılmasına katkı sağladı.

Ardından Mısır geldi. Türkiye o zamana dek Mısır’in İsrail-Filistin barış görüşmelerine destek vererek süreçte önemli rol oynuyordu. Ancak Mısır’da ilk başlarda Müslüman Kardeşler (MK) örgütünün uzak durduğu Tahrir hareketi kısa sürede gelişince Ankara Mubarak’a çekil çağrısı yaptı, devrime demokrasi adına destek verdi. MK’nın adayı Muhammed Mursi seçimleri kazanıp cumhurbaşkanı olunca, Erdoğan bunu bölgede yeni bir fırsatın doğuşu olarak gördü.

Çünkü o sırada Suriye de karışmıştı ve muhalefetin ana gövdesini MK oluşturuyordu. Gerçi Erdoğan ve Beşar Esed birbirlerine ‘kardeşim’ diyecek kadar yakınlaşmış, Baas rejimiyle ortak bakanlar kurulu düzenleme ve sınırları açma aşamasına gelinmişti. Doğrusu Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ABD ve AB’yi Suriye’de yeni bir Libya olmaması için durdurmaya çalıştılar; sonradan pişman olacakları şekilde bunu başardılar da.

Ancak Ankara Şam’ı ‘muhalefete tahammüle’ ikna edemeyince bu defa Batı’dan Suriye’ye müdahale istemeye başladı. Ama o arada rüzgârlar fena dönmüştü. Ortadoğu’daki tek askeri üssü Suriye’de bulunan Rusya, Libya’da aldatıldığı inancıyla Birleşmiş Milletler’i tıkadı. Bu arada Suriye’de MK içinden 2012 başında, daha sonra El Kaide’ye katılacak El Nusra grubunun çıkması, Ankara’yı ABD ve AB’ye karşı zor durumda bıraktı.

Ankara’nın MK bağlantılı yapıları önemli bir dayanak gören Ortadoğu politikası asıl ağır yarayı Mısır’daki askeri darbe ile aldı. Örneğin bu gelişme, Erdoğan’ın İsrail’e ayak basmak zorunda kalmadan Refah kapısından Gazze’ye gitme planını bilinmez bir tarihe erteledi. Dünkü Hürriyet Daily News gazetesinde Suriye Ulusal Koalisyonu’nun Türkiye sözcüsü Halid Hoca’nın, ‘Mısır’daki darbenin Suriye’de Esed’in elini güçlendirdiği’ demeci yayımlandı.

Bu arada Kürt sorununda önemli gelişmeler kaydedildi. Daha önce 2010 referandumu ile 2011 seçimleri arasında çöken Oslo süreci 2012’de Erdoğan’ın talimatıyla MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın PKK lideri Abdullah Öcalan ile konuşmasıyla yeniden başlamıştı. Bunda Suriye iç savaşında Kürtlerin giderek güçlenmesi, PKK’nın Suriye kolu PYD’nin Türk sınırı boyunca Kürt nüfuslu kasabaların kontrolünü ele almaya başlaması, alamadıkları için El Kaideci El Nusra ile çarpışmaya başlamasının da payı vardı.

Şimdi Türkiye 2014 ve 2015’te birbiri ardına üç önemli seçime giderken hükümetin Kürt sorununa çözüme katkı vermesi, beklenen bir ‘Demokratikleşme paketini’ açıklaması bekleniyor. Paket, Meclis tatili, bayram tatili derken geciktikçe sinirler geriliyor. 

Ankara’nın gündemi ise her gün sınırda yeni bir olayın çıktığı Suriye’yi de ikinci plana itmiş şekilde Mısır ile kaplanmış izlenimi veriyor.
Soru şudur: Türkiye’nin birinci meselesi hâlâ Cumhurbaşkanı Gül’ün söylemiş olduğu gibi Kürt meselesi midir? Yoksa Suriye mi? Yoksa Mısır mı? Yoksa bir öncelik belirlemesi yapmadan içeride, dışarıda duruma hâkim olduğumuzu varsayarak yola devam mı ediyoruz? Hepimiz aynı gemide olduğumuza göre, bilmek hepimizin hakkı.