MİT ve Dışişleri uyuyor muydu?

Açıkçası, Mısır darbeye doğru yol alırken Türk casusları ve diplomatları uyuyor muydu?
MİT ve Dışişleri uyuyor muydu?

Size iki süper casusun adını vereceğim. Eğer onların ölüm tehlikesi altında topladığı bilgiler, siyasi yetkililer tarafından değerlendirilmiş olsaydı, tarihin akışı değişebilirdi.

İsimleri Leopold Trepper ve Richard Sorge.

Trepper, o zamanlar Polonya kökenli Yahudi bir ailenin çocuğuydu. 1920’lerin Viyanası’nda, Filistin Komünist Partisi’ne üye olup İngilizlerle savaşacak kadar inançlı bir komüniste dönüştü.

Sorge, Alman-Rus bir ailenin çocuğu olarak Bakü’de doğdu. O da 1920’lerin Berlini’nde o kadar inançlı bir komüniste dönüştü ki, Sovyet askeri istihbaratı için çalışmaya başladı.

İkinci Dünya Savaşı başlarında Trepper, Belçika merkezli bir tedarik zincirinin başında, başarılı bir tüccar olarak görülüyordu; en iyi müşterisi de Batı Avrupa’yı işgal eden Nazi ordularıydı. Oysa Trepper, şirketlerini paravan olarak kullanarak, Nazilerin ‘Kızıl Orkestra’ kod ismiyle deli gibi aradığı tarihin en verimli casusluk şebekelerinden birisini Sovyetler hesabına yönetiyordu.

Sorge ise Nazi partisi çizgisinde yayın yapan bir Alman dergisinin Tokyo muhabiri olarak Japon İmparatoru’nun en yakın çevresinde yakın ahbaplıklar edinmişti. Japonlar, Almanların müttefikiydi ve Sorge, Tokyo’dan Moskova’ya Berlin’in siyasi ve askeri hamlelerine dair en gizli, en taze bilgileri gönderiyordu.

Hem Trepper hem Sorge, 1941 bahar ayları boyunca, Adolf Hitler’in 1939 saldırmazlık anlaşmasına aldırmadan, zengin petrol yatakları ve tahıl ambarlarına ulaşmak üzere doğu cephesi açıp Sovyetler’e saldırı hazırlığında olduğu yolunda istihbarat yağdırdılar. Ancak Moskova’da Josef Stalin kendi ideolojik doğrularına (dolayısıyla Nazilerle yaptığı anlaşmanın sağlamlığına) o kadar inanıyordu ki, siyasi ve askeri dengelerin değişebileceğine ihtimal vermedi.

Hitler, 22 Haziran 1941’de ‘Barbarossa Harekâtı’na başladı. Sovyet ordusu hazırlıksız yakalanmıştı, Rus toprakları tarihin en büyük insan kıyımına sahne oldu. Stalin, siyasi gerçeklerin değiştiği bilgisine, kendi ideolojik ‘doğrularından’ biraz daha fazla itibar etmiş olsaydı, belki Nazi gücü çok daha erken tarihte durdurulacak, kesinlikle daha az insan öldürülecek, belki atom bombasına gerek kalmayacak, tarih şu an kimsenin tahmin edemeyeceği şekilde akacaktı.

* * *

Gerek Mısır gerek Amerikan yetkililerin sözlerinden, Amerikalıların Mısır’da bir darbenin önüne geçmek için aylardır muhalefet, asker ve seçilmiş başkan Muhammed Mursi arasında diyalog zemini aradığı anlaşılıyor; keza Suudi Arabistan’ın da…

Ordunun, Mursi’ye karşı 22 milyon imza toplanması ve muhalefetin düzenlediği kitlesel gösterileri takiben 3 Temmuz’da yaptığı darbeye, Türkiye ilk günden itibaren sert tepki gösterdi. Başbakan Tayyip Erdoğan ABD, AB ve Arap ülkelerini (ilk tebrik edenler arasında Türkiye’nin Suriye konusundaki ortakları Suudi Arabistan ve Katar da vardı) darbeye darbe diyememek ve gayri meşru siyasete destek olmakla suçladı.

Diğer yandan Ankara’nın darbeyle yaşadığı şok, tepkiyi ‘darbe yok sayılmalı’ gibi ilkesel olarak doğru ama bir başka ülke söz konusu olduğu için pek geçerli görülmeyen şiddette yürütüp, bir siyaset ayarına on gün sonra girişmesi darbeye biraz hazırlıksız mı yakalandığı sorusunu akla getiriyor. Mısır ciddi bir siyasi kırılma işaretleriyle doluyken Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve Dışişleri teşkilatı ne yapıyordu? Daha açık ifadeyle, Mısır darbeye doğru yol alırken Türk casusları ve diplomatları uyuyor muydu?

Bu soruyu dün hem MİT hem Dışişleri kaynaklarına sordum. MİT’ten gelen yapıt, ‘operasyonel konularda yorum yapılmadığı’ oldu. Dışişleri’nden gelen yanıt biraz daha tatmin ediciydi. Aslında haftalardan bu yana her şey gözönünde cereyan ediyordu, Dışişleri teşkilatı da gelişmeleri ve “en aykırı olanlar dahil” muhtemel senaryoları “gerekli makamlara” iletiyordu.

Bu durumda Erdoğan hükümetinin Mısır’daki darbeye adeta hazırlıksız yakalandığı izlenimine yol açar derecede yaşadığı şoku izah etmek için üç ihtimalden söz edilebilir.

1- Türk casus ve diplomatları gerçekten uyudu, burunlarının ucunda olanı göremedi ve hükümeti karanlıkta bırakarak, önceden hamle yapmasına engel oldular.
2- Uyumadılar. Ancak hükümet nezdine kötü haber verip kötü duruma düşmemek adına gerçekleri olduğu gibi anlatmaktan kaçındılar. Bu çerçeveye, Mısır’da dev bir operasyon yürüten Anadolu Ajansı ve Türk düşünce kuruluşlarının Mısır’da aslında neler olduğunu Türkiye’ye yeterince yansıtmadığı ihtimalini de katabiliriz.
3- Türk casus ve diplomatlar görevlerini yaptı, doğru ve zamanında bilgi verdiler. Ancak seçilmiş başkan Mursi ve Müslüman Kardeşler destekli yönetimin yanlış işler de yapabileceği ihtimalini kabul etmek istemeyen Ankara, olanları değil, olması gerekenleri esas aldı; ABD, AB ve Arap ülkelerinin seçilmiş İslamcı yönetimin askerlerce devrilmesine destek olacağına ihtimal vermedi.

Türk casus ve diplomatlarının bölgede asırları bulan tecrübesini dikkate alarak ben ilk ihtimalin çizilmesinden yanayım ama hangisinin gerçek olduğunu anlamak için toz dumanın biraz daha yatışmasını beklemek gerekecek.