Mumcu'yu öldürtenler 20 yıldır karanlıkta

Yirmi yıl oldu. Uğur Mumcu'yu öldürtenler hâlâ karanlıkta. Daha ne kadar karanlıkta kalacağız?

Uğur Mumcu yirmi yıl önce tam bugün Ankara’da evinden çıktıktan sonra arabasına yerleştirilen bombanın patlamasıyla öldürüldü.

Eşi Güldal Mumcu bugün CHP milletvekili ve Meclis Başkanvekili’dir, geçenlerde yayımladığı ‘İçimden Geçen Zaman’ kitabı, bu geçen yirmi yılın muhasebesinin yapılması bakımından ilgilenenlere yeni ve eşsiz bilgiler sağladı. Karanlıkta kalan noktaların yalnızca halen Susurluk davasından aldığı mahkûmiyeti Yenipazar Cezaevi’nde dolduran eski İçişleri ve Adalet bakanlarımızdan Mehmet Ağar’ın “Tuğla çekilirse duvar yıkılır” sözüyle sınırlı kalmadığı anlaşılıyor örneğin.

Soruşturmayı, bir başka göreve atanmadan önce bir buçuk yıl boyunca yürüten dönemin DGM Savcısı Eyüp Coşkun olduğunu söyleyerek Vatan yazarı Mustafa Mutlu’yu arayan bir kişi, Güldal Mumcu’nun da kitabında aktardığı “Siyasetçilerin verdikleri namus sözünü tutmaları halinde, bu işin sorumlularının bulunacağını söyledim” ifadesini tekrarlamış. Ayrıca şunu söylemiş: “Saldırının bir komşu ülkeden kaynaklandığına dair izlenim edindik ve bunu dosyamıza koyduk.”

Coşkun’un bahsettiği namus sözü, dönemin yöneticileri tarafından verilmiştir. Günün Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başbakanı Süleyman Demirel, koalisyon ortağı Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü idi. Coşkun’un sözünü ettiği ‘komşu ülke’nin İran olduğu hep söylendi. Yıllar sonra, Hizbullah soruşturmalarında ortaya çıkan belgelerden cinayetin faili olarak açıklanan, bir kısmı yakalanıp mahkûm olan kişilerin (Ferhan Özmen, Ekrem Baytap, Necdet Yüksel, Rüştü Aytufan ve yakalanamayan Oğuz Demir) Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu diye pek bilinmeyen bir örgüte üye oldukları iddia edildi. Yıllar önce, İsmet Berkan ile birlikte devletin üst düzey bir güvenlik yetkilisiyle sohbet ederken Uğur Mumcu cinayetini açtığımızda, yine İran iması ile “O konu bizim açımızdan kapandı, o konuda hesap kapandı diyebiliriz” demiş, ısrarlarımıza karşın ayrıntıya girmemişti. Ne hesabı, kim, kiminle kapattı? Hâlâ karanlıktadır.

Mumcu’nun cenaze törenine katılamayan az sayıda gazeteci arasındayım. Aynı gün, 27 Ocak’ta Başbakan Demirel ile birlikte uzunca bir Körfez ülkeleri gezisini izlemekle görevliydim, onun uçağındaydım. İçişleri Bakanı İsmet Sezgin de o uçaktaydı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Gazetecilerin sessizliği üzüntüden, devlet yetkililerininki ise üzüntüyle beraber Ankara’dan gelecek haberlerin gerginliğindendi. Cenaze töreninde başka saldırılar, kışkırtmalar, zaten kırılgan durumdaki hükümetin dengelerini sarsacak herhangi bir olumsuz gelişme olup olmayacağına dair endişe hâkimdi. Şimdi geriye dönüp bakınca, belki laiklik üzerinden daha geniş ve ucu askere davete gidecek girişimlere dair endişe olabilir mi kuşkusunun da yabana atılmaması gerektiği düşünülebilir. Beş yüz bin kişilik cenazenin olay çıkmadan tamamlandığı haberi uçağa havadayken, muhtemelen uçak telsizinden ulaştığında İsmet Sezgin’in ‘Oh’ çekişini ve yüzündeki ifadeyi dün gibi hatırlarım.

Uğur Mumcu cinayetinden üç hafta kadar sonra, 17 Şubat 1993’te Jandarma Komutanı Eşref Bitlis, üzerindeki gölge hâlâ dağılmamış bir kaza sonucu hayatını kaybetti. 17 Nisan 1993’te Özal’ın vefatı bugün hâlâ bizzat ailesi tarafından tartışma konusu yapılıyor. 24 Mayıs’ta 33 silahsız erin PKK militanlarınca kurşuna dizilmesiyle baltalanan ilk diyalog süreci, 2 Temmuz’da Sivas’ta 35 kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan Madımak kundağı, 5 Temmuz’da çocuklar dahil 33 köylünün PKK-TİKKO militanlarınca kurşuna dizildiği Başbağlar katliamı hep 1993 yılı içindedir.

Yirmi yıl oldu. Uğur Mumcu’yu öldürtenler hâlâ karanlıkta. Bakalım hep olduğu gibi kimler zamanaşımı sonrası ifşaata başlayacaklar? Daha ne kadar karanlıkta kalacağız?