Obama ve değişim rüzgârları

Dünya ekonomisi gibi siyaseti de yeniden kuruluyor. İnönü'nün dediği gibi,Türkiye yerini almalı

Barack Obama’nın ABD Başkanlığı’na seçildiği Kasım2008 başında, aylardır konuşulan mali krizin ilk dalgaları kıyıya vurmaya başlamıştı. Kriz tahminlerin ötesinde derinleşerek uluslararası ekonomik krize dönüştü.
Obama’nın ocak ayında yönetimi devraldığı sıralarda, artık herkes dünya ekonomik düzeninin yeniden kurulması gerektiğini konuşmaya başlamış, giden ABD Başkanı George Bush’un son günlerinde Vaşington’da bu amaçla ilk G-20 toplantısı yapılmıştı.
Dünya ekonomik düzeninin yeniden kurulması, kapitalist sistemin yeniden kurulması anlamına geliyor..
Çünkü Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle nasıl çöken sosyalizm değil, onun insanı merkezine almayan devletçi-otoriter türü olmuşsa, son bunalımla duvara toslayan da bütünüyle kapitalizm değil, onun insanı merkezine almayan, salt mali güce dayanan şımarık bir türü oldu.
G-20 ve diğer çabalar, kapitalizmi inşa etme amacını taşıyor.
Ekonomiyi dünya çapında yeniden kurma çabası, siyaseti de yeniden kurma çabasını gerektiriyor.
Kapitalizmin, duvara toslayan hoyrat ve şımarık türü zirvesindeyken, onu siyasette en iyi simgeleyen kişi, dünyadaki gelirin dörtte birini üreten ABD’nin başkanı Bush olmuştu. Bush’un kendi çıkarlarının öngördüğü dışında hiçbir unsuru, hiçbir görüşü dikkate almayan siyaset tutumu, Irak savaşı öncesinde zirvesine ulaşmıştı.
Türkiye, kendi açısından baktığında ABD’nin topraklarından Irak’ın işgali için asker geçirmek isterken dahi Ankara’ya bir bakan bile göndermeyişine haklı olarak tepki duyuyordu. Ama Bush’un davranışı örneğin Almanya’ya farklı değildi ki.
En yakın müttefiklerine dahi ‘Bana mecbursunuz, zaten benim kadar paranız ve silahınız da yok’ nobranlığı, dünya borsalarının değerinin üretilen gerçek değerin neredeyse iki katına, yani patlama noktasına doğru tırmanışının yansımasıydı adeta.
Obama’yı dün İstanbul’da bir üniversite öğrencisinin Irak sorusunu yanıtlarken “Ben Irak savaşına karşıydım” deyişindeki haklı kıvanma gözden kaçacak gibi değildi. (Obama’nın Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, örneğin Demokrat bir senatör olmasına karşın Bush’un Irak harekâtını desteklemişti.)
Konuşan, seçim kampanyasında verdiği sözde durarak, işbaşına gelir gelmez Irak’tan çekilme planını açıklayan, Bush yönetiminde CIA sorgucularına verilmiş işkence yetkisini kaldıran, Guantanamo hapishanesini kapatan ve Türkiye’ye geldiği gün dahi Bush yönetiminin savaşta ölen askerlerinin cenaze törenlerine getirdiği medya yasağını kaldıran bir siyasetçi idi.(*)
Obama, güç kullanmayı reddetmiyor, ama diyalog vaat ediyor. BM ile, NATO ile, AB ile, G-20 üyeleri ile Türkiye gibi müttefiklik ilişkisini yeniden tanımlamak istediği ülkelerle konuşuyor.
Ankara’ya geldiğinde Meclis’te konuşması ve konuşmadan önce CHP, MHP, DTP liderleriyle görüşmesi dahi bunun işareti. Muhataplarınızın söyleyeceklerini dinlemek, size onları yapma mecburiyeti getirmez. Ama kararınızı alırken çok daha etraflı düşünme imkânı verir.
Obama, yeniden inşa edilmeye başlayan kapitalizmin siyasetini böyle mi kurmaya başlıyor.
Bu siyasette Türkiye’nin yerinin kriz öncesine göre daha farklı ve daha fazla olduğu anlaşılıyor.
Şöyle bakmak mümkün: Yeni dünya düzeninin bölgedeki ana üssü olacaksanız, insanlar üzerinde daha iyi bir etki ve güven duygusu oluşturmak için kendi binanızı da elden geçirmenin zamanı gelmiş demektir. Yalnız bir bahar temizliği değil, kapsamlı bir restorasyon,  temelleri daha çok fırtınaya dayanacak sağlamlıkta atılmış bu binayı güçlendirecektir.
Kürt meselesinden Ermeni meselesine, Heybeliada Ruhban Okulu’ndan medya siyasetinize dek konulara Türkiye’yi güçlendirmek açısından bakabilmek, bu değişim rüzgârlarıyla yelkeni şişirmeye de imkân verecektir.
İsmet İnönü’nün zamanında dediğini başa türlü söyleyelim: Yeni bir dünya kuruluyor. Türkiye o dünyada yerini almalı.
* Kendi ülkesinde seçim sözleri gereği bu keskin adımları atmaya başlayan bir siyasetçinin, Obama’nın Ermeni soykırımı tasarısı konusunda gelen seçmen tepkilerine karşın frene basmış olmasının, konuyu Türkiye-Ermenistan görüşmelerine havale etmiş olmasının zorluğu anlaşılabilir. Burada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Ermenistan ile işlerin rayına konulması sürecinde Azerbaycan’la ilişkilerin zedelenmemesini sağlaması önem taşıyor.