Ortadoğu'da savaşlar sınırları değiştirir

Siyasetinizi ideolojik tercihlerinizden önce coğrafi zorunluluklarınıza göre kuracaksanız, -ki akılcı olanı budur- o zaman tanımlarınızı da ona göre yapmalısınız.

Ortadoğu, aslında sömürgecilik döneminden kalma Batı merkezli bir kavram. ABD, dünya gücü
olmadan önce, İngiltere ve Fransa merkezli bakışla Yakındoğu kavramı daha yaygınmış. Bizim buraların aydınları, nerenin doğusu, nereye göre yakın, neyin ortası diye sorgulamadan almış.
Mezun olduğum üniversitenin adı da Orta Doğu örneğin.

Oysa siyasetinizi ideolojik tercihlerinizden önce coğrafi zorunluluklarınıza göre kuracaksanız -ki akılcı olanı budur- o zaman tanımlarınızı da ona göre yapmalısınız. Üstelik Türkçe, biraz da göçebe/askeri kültür kökleri nedeniyle buna izin veren bir dildir. Örneğin Türkçede koy ve körfezler siyasi (İran Körfezi) ya da etnik (Arap Körfezi) gibi tanımlanmaz; dip noktadaki en büyük yerleşimin adını alır (Basra Körfezi), örnekleri çoğaltabilirsiniz.

Bu duruma bugünkü örnek, kendisine katı bir ‘anavatan’ stratejisi kurmuş olan yasadışı PKK’nın adlandırma sistemidir. Ankara için ‘Güneydoğu’ PKK için ‘Kuzey’, Ankara için ‘Kuzey Irak’ PKK için ‘Güney’, İran’ın kuzeybatısındaki ‘Kordestan’ eyaleti ‘doğu’ ve şimdi Ankara’nın ‘Kuzey Suriye’ dediği Kürt bölgesi PKK için ‘Batı’ başka deyişle ‘Rojava’ bölgesidir.
Batının Ortadoğu dediği siyasi coğrafya, İmparatorluk Türkiyesi’nin güney eyaletleridir; bugün de bizim doğumuzdan çok güneyimizde yer alır.

İngiliz ve Amerikalının Ortadoğu derken kastı da farklıdır. ABD daha çok İsrail-Filistin ihtilafını kasteden dar anlamı kullanagelmiştir. İngiliz ve Fransızlar, Türkler gibi aslında batı-doğu yönünde Kuzey Afrika’dan Hindistan ve Malezya’ya, kuzeyde Türkiye’den güneyde Yemen ve Sudan’a uzanan bir coğrafyayı kastederler.

Bu, İslam coğrafyasıdır. ABD’nin son on küsur yıldır, haydi adını koyalım, El Kaide’nin 11 Eylül 2001 saldırılarından bu yana kullandığı ‘Genişletilmiş Ortadoğu’ tanımı bu ihtiyaca karşılık gelir.

Bütün bunları bilerek, kolaylık amacıyla şimdilik Ortadoğu demeye devam edelim.

Ortadoğu, bundan bir asır önce İmparatorluk Türkiyesi’nin çöküşüyle beraber üç ayrı baskı altındaydı. Birincisi, dünya ekonomisine yön vermeye başlayan petrol, ikincisi kuzeyden, Rusya’dan yükselen komünist akımın kapitalist Batı sistemi üzerindeki tehdidi, üçüncüsü de İngiltere’nin Hindistan’da son perdesinin son sahnesine girmek üzere olan küresel sömürgeciliğiydi.
Hindistan gitti, Ortadoğu’daki petrol yatakları yeni paylaşım düzeninde yerini aldı.

Bölgemizde, Türkiye dahil yaşanan iç savaş, devrim, karşı devrim ve savaşla rejimler, sınırlar değişti.
Ondan sonraki 70 yılda özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist Batı siyasi, mali, askeri gücünü tek bir noktaya, Sovyetler Birliği’ni ortadan kaldırmaya yoğunlaştırdı ve bunu başardı.

Şimdi, yaklaşık bir asır sonra dünyanın iki ekseninde savaş rüzgârları esiyor. Kuzey Pasifik’teki (Uzakdoğu demiyoruz) ABD-Çin çatışması daha çok ekonomik paylaşım eksenlidir; Korelerin ihtilafı ciddi olmakla birlikte asli değildir. Ortadoğu’daki çatışma ekseni ise enerji savaşları temelinde ekonomik çekişmenin yanı sıra siyasi İslam ve Batı kapitalizmi arasında görüntü vermektedir.

Siyasi İslam, tuhaftır ki komünizmle mücadele gerekçesiyle 1960’lardan itibaren ABD ve NATO tarafından teşvik edilip, güç topladıktan sonra bağımsızlığını ilan eden bir akım oldu. Bir yanıyla İran İslam Devrimi, diğer yanıyla Afganistan sonrası El Kaide akımları, petrol zengini geleneksel Sünni çizgileri de Batı çıkarları kadar tehdit eder hale geldi.

Bu tabloyu okuyamazsak, ne Suriye ve Mısır’da karaya oturan ‘Arap Baharı’nı ne bir asır önce petrol paylaşımı sonucu kurulmuş suni devletlerin birer birer dağılmasını ne Kürtlerin ve İsrail’in yükselişini ne de bütün bölgenin yeni bir savaşlar, rejim ve sınır değişiklikleri döneminden geçtiğini anlayabiliriz.