Ortadoğu'da 'zamanın ruhu' değişirken Türkiye

Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun sevdiği bir siyaset deyimi olan 'zeitgeist', zamanın ruhu, Ortadoğu için ne yazık ki değişmiş görünüyor.
Ortadoğu'da 'zamanın ruhu' değişirken Türkiye

Tunuslu Muhammed Buazizi diktatörlüğün baskısı ve işsizlikten bunalıp 2010 Aralık ayında kendini ateşe verdiğinde Ortadoğu’da bir değişim dalgasının başladığını hemen herkes tahmin ediyordu. Ama bu değişim dalgasının diktatörlerin kolayca düşürülüp sandıktan ılımlı
İslami partilerin çıkmasıyla durulacağını düşünenler fena halde yanıldı.

Aslında Tunus’ta başlayıp kısa sürede Libya ve Mısır’ı etkisine alan Arap Baharı rüzgârı Yemen ve Bahreyn’de hız kesmeye başlamıştı. Bir anda anlaşıldı ki Yemen’deki baskıcı diktatörlük gittiğinde yerine daha kötüsü El Kaide ile gelecek. Bahreyn’de anlaşıldı ki emir ve ailesinin yerini İran yanlısı Şii çoğunluk alacak. Suudi Arabistan ikisine de askeri yöntemleri de kullanarak müdahale etti ve ayaklanmalar bastırıldı.
Mısır ve Tunus’ta yıllarca baskı altında yeraltına çekilmiş Müslüman Kardeşler, İhvan hareketi aslında devirme işinde kendi paylarının pek fazla olmamasına karşın Sünni çoğunluğun oyunu alarak iktidara geldi. Böylece ABD ve Avrupa’da Müslüman Arap dünyasında da Türkiye’deki AK Parti iktidarına benzer, şiddet karşıtı, meşruiyetçi iktidarların kurulup kim bilir belki demokratik adımların dahi atılabileceği ihtimaline bir şans tanınması görüşünü doğurdu.

Suriye’de de muhalefetin asıl gövdesini yıllarca yeraltına çekilmiş İhvan oluşturuyordu ve onlar da ayaklanmıştı; Mısır ve Tunus örnekleri böylece Suriye’deki muhalefeti canlandırdı.

Bunun iki sonucu oldu. Birincisi, Türkiye’deki AK Parti iktidarının İhvan’ın yükselişini onlarca yıldır beklenen siyasi İslamın halkın oyuyla, barışçıl yoldan bütün bölgede iktidar olup bir tür bölgesel güce dönüşmesi fırsatı olarak görmesiydi. İkincisi, Mısır ve Tunus’tan Suriye de ders çıkarmıştı ve Baas yönetimi Suriye’de demir yumrukla kurduğu iktidarının Irak, Mısır, Tunus gibi sona ermemesi için her şeyi yapmaya karar verdi.

Şam yönetimi bu amaçla üç koldan ilerleyen bir strateji benimsedi. Bir yandan halkın özgürlük talepleri üzerine acımasızca gitti; bunun bir iç savaşa dönüşüyor olmasını, iki yılda 120 bin küsur ölüm ve 1.5 milyon mülteciyi fazlasıyla göze almıştı.

İkincisi, zaten kısıtlı olan gücünü dağıtmadan İran ve Rusya’yı temel alan bir diplomasi yürüttü. İran’ın Lübnan’daki Hizbullah’a erişim ve İsrail’e baskı için Suriye’ye ihtiyacı ve inanç yakınlığı vardı. Rusya ise Libya’da ABD’nin BM oyununa geldiğine inanıyordu ve bütün Ortadoğu’daki tek (ve ‘Soğuk Savaş’tan kalma) askeri üssü Suriye’deydi.

Üçüncüsü, Şam yönetimi İhvan’ı bölmeyi başardı, üstelik bunu El Kaide’nin İhvan içinde büyümesine yönelik istihbarat oyunlarıyla yaptı; El Nusra ve Irak-Şam İslam Devleti sadece El Kaide gayreti ve İhvan’ın beceriksizliğiyle büyümedi. Suriye iç savaşını, bir Kürt kurtarılmış bölgesini PKK görüşmelerinin ortasında, sınırın öte yanında büyütmesi tesadüf değildir.

Yani daha Mısır’da İhvan destekli Muhammed Mursi 3 Temmuz’da (ilk alkışlayıp destekleyenin Suudi Arabistan olduğu) askeri darbeyle devrilmeden önce de Batı istihbaratı, özellikle ABD ve Fransa, İhvan odaklı muhalefeti destekleyen Türkiye ve Katar’ı ‘iyi çocuklar’ arasına ‘kötü çocukların’ da karışmış olduğu konusunda uyarmaya başlamıştı. Muhalefete yeterli silah desteği verilmemesinin sebebi, silahların El Kaide eline geçecek olmasıydı.

Barack Obama’nın Mısır darbesiyle işlerin değiştiğine emin olup ipleri eline alması ve Suriye konusunu Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ile ‘aracıları aradan çıkarıp’ görüşmeye başlaması da tesadüf değildir. Suriye artık tıpkı ‘Soğuk Savaş’ dönemindeki gibi bir Washington-Moskova bilek güreşine dönmüştür. (Benzeri bir rahatsızlık, Obama’nın İran’ın yeni lideri Hasan Ruhani ile doğrudan ilişki kurup gerilimi düşürmesinden rahatsız olan İsrail hükümetinde gözlenmektedir.) Ne yazık ki Müslüman Arap dünyasında demokrasi rüzgârı estirme deneyi başarsızlıkla sonuçlanmış görünmektedir. Batı’nın gözünde Ortadoğu’nun ‘fabrika ayarlarına’ dönmüş olduğu anlaşılmaktadır. Bunun anlamı, enerji kaynakları bakımından da Ortadoğu’ya eskisi kadar bağımlı olmayan Batı’nın, bölgeye bakışında önceliğin demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti değil, yine istikrara verileceği tehlikesidir.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun sevdiği bir siyaset deyimi olan ‘zeitgeist’, zamanın ruhu, Ortadoğu için ne yazık ki değişmiş görünmektedir. Bu değişim içinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün mezhep çatışmalarının ‘İslami ortaçağı karanlığına’ yol açabileceği uyarısı, bu değişimin Ankara’da en üst düzeyde doğru okunabildiğine işaret ediyor. Başbakan Tayyip Erdoğan ve hükümetine düşen, değişimi sindirmek ve bu okumayı doğru değerlendirerek Türkiye’yi Arap coğrafyasında sonu belli olmayan bu değişimin anaforundan sakınmaktır.