Ortak açıklama heyeti bile hazır ama...

PKK ile diyalogun "bugün-yarın" silah bırakmayla sonuçlanacağı iyimserliği yerini karamsarlığa bıraktı. Önce açıklama, sonra müzakere kurgusunu PKK önce müzakere sonra açıklamaya çevirmek istiyor. Perde arkasında neler mi oluyor?

Öncelikle okurlardan peşinen özür dileyeceğim. Çünkü bu yazıyı hazırlarken ilgili bütün taraflarla görüşmelerimde verdiğim sözlerden dolayı herhangi bir kaynak kullanılmamış bir metin okuyacaksınız, eğer hala okumak isterseniz. Ama bu aşamadan sonra güvenip okuyanların Kürt sorununa çözüm için hükümet ve PKK arasındaki diyalogun neden bu kadar sert iniş çıkışlar yaşadığına ve tıkanıp kalmış göründüğüne dair güçlü izlenimlere dayalı bir fikir edineceğine inanıyorum.

***

Hükümet ve yasadışı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında Halkların Demokratik Partisi’nin de (HDP) aracılığıyla yapılan görüşmeler 8 Ocak ve 4 Şubat tarihlerinde İmralı’da Abdullah Öcalan ile yapılan toplantılarda iki önemli aşamayı geride bıraktı.

Bu toplantılara MİT görevlileri dışında Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 2 Ekim 2014 tarihli kararnamesiyle resmen yetkilendirilen Kamu Düzenli ve Güvenliği Müsteşarlığı (KDGM) görevlileri de katılmıştı. Zaten Müsteşar Muhammed Dervişoğlu’nun bir önceki görevi MİT Müsteşar Yardımcılığı idi.

Bu toplantılarda PKK ile resmi müzakerelerin Öcalan’ın yapacağı “tahkim edilmiş ateşkes” açıklamasının kamuoyuna hükümet, AK Parti ve HDP yetkililerinden oluşturulacak bir heyet tarafından ortaklaşa duyurulması ardından başlanacağı konuşuldu.

***

Bu ortak açıklamayı yapacak heyetteki isimlerin kimler olacağını tahmin etmek de güç değildi. İmralı ve Kandil arasında mekik dokuyan üç HDP milletvekili, Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve İdris Baluken’in yanı sıra Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Dervişoğlu ve AK Parti adına da (zaten Davutoğlu başkanlığındaki çözüm komitesi üyesi olan) Grup Başkan Vekili Mahir Ünal.

Hatta kameralar karşısına geçildiğinde nasıl davranılacağının senaryosu bile aşağı yukarı tahmin edilebilirdi. HDP’liler Öcalan’ın metnini okunur, hükümet, parti ve devlet yetkilileri de bunu onaylayan birkaç cümle eder, ülke 7 Haziran seçimlerine giderken PKK ile barış müzakereleri de başlardı.

Bütün mesele, 8 Şubat görüşmesi ardından Kandil’e gidecek HDP ekibin Ankara’ya Öcalan’ın metnine verilen destek ile dönmesiydi.

Bu sırada hükümetin HDP’nin (diğer muhalefet partileri CHP ve MHP gibi) karşı çıktığı güvenlik paketi görüşmelerini iki kez ertelemesi, uzlaşma yolunda kapıyı açık tutan bir jest olarak yorumlanıyordu.

***

Ama olmadı. Hükümet kanadındaki iyimserliğe dayanan “iki güne açıklanıyor” mealindeki yazılara rağmen bugün 20 Şubat o açıklama gelmedi.

Tersine, belki de iyimserliği en fazla canlı tutan isimlerden HDP’li Önder, Meclis’teki Güvenlik Paketi görüşmeleri sırasında kavga ardından AK Parti sıralarına bir daha, özellikle de kadın vekillere “bir kılıç boyundan fazla” yaklaşmaları halinde “pişman olacakları” tehdidini savuruyordu.

PKK’nın hem Kandil, hem Brüksel kanatlarından gayet sert açıklamalar geliyordu. Örneğin Zübeyir Aydar (Öcalan’ın 16 yıl önce Kenya’da yakalandığı gün olan) 15 Şubat’ta açıklama yapılmadığı için “tarihi fırsatın kaçırıldığını” öne sürüyordu. PKK’nın silahlı kanadının önde isimlerinden Duran Kalkan “PKK silah bırakmaz. AKP süreci seçim için kullanıyor. Süreç böyle gitmez” diyordu.

O arada, 15 Şubat eşiği geçildikten sonra 17 Şubat’ta AK Parti ertelediği Güvenlik paketini Meclis Genel Kurulu’na getiriyor, siyasi gerilim yeniden yükseliyordu. AK Partili vekillerin muhalefete adeta hücumu, HDP’li Hasip Kaplan’ın “Türkiye 90’lara döner” sözü sadece hükümeti değil, ülkeyi tehdit eder nitelikteydi.

***

Neler oluyordu?

PKK’nın hükümetin beklediği onayı vermemesinin nedeni kuşkusuz 15 Şubat sembolizmiyle sınırlı değil. Ne de PKK’nın şu anda Irak ve Suriye coğrafyasında Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütüne karşı savaşan saflara dâhil olmasıyla. Zaten 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da “Silahlı mücadeleye son” hedefiyle başlayan süreç şu anda “Türkiye içinde silahlı eylem yapılmaması” talebine gerilemiş durumda.

Tıkanıklığın en büyük gerekçesi görülse de tek başına Güvenlik Paketi de değil. (Zaten güvenlik paketi yalnızca PKK’yı değil, genel olarak Türkiye’deki demokrasinin kalitesine ilgilendiren bir sorun.)

Pek kimsenin dikkat etmediği bir konu daha var PKK’nın zamana oynamasına gerekçe yapmış olabileceği.

***

HDP ve devlet heyetinin 4 Şubat’ta İmralı’ya gitmesinden üç gün sonra, 7 Şubat’ta Hakan Fidan MİT Müsteşarlığından ayrıldı. Amacı 7 Haziran seçimlerinde AK Parti’den milletvekili adayı olmaktı.

HDP buna ilk aşamada pek aldırır görünmedi; Pervin Buldan’ın “Süreci etkilemez” demeci var.

Ertesi akşam, 8 Şubat akşamı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri durumu değiştirmiş olabilir.

Herkes bu istifanın Erdoğan’ın kontrolünde olduğunu var sayarken Erdoğan çıkıp Fidan’a “kal” dediğini, ama onun Davutoğlu’nun “gel sözüne uyarak gittiğini, buna karşı olduğunu söylüyordu.

***

Bütün Türkiye’yi şaşırtan bu çıkışın, Kandil’deki PKK’lıları etkilememiş olduğu düşünülemez.

Zaten silahlı mücadeleyi bırakmaya gönülsüz olan PKK yöneticileri bu durumu AK Parti iktidarının üst karar mekanizmalarında ciddi bir belirsizlik işareti olarak yorumlamış, ya da bunu zaman çelme ve seçime yolunda AK Parti’yi biraz daha sıkıştırma gerekçesi olarak değerlendirmeyi düşünmüş olabilir.

Hükümet önce açıklama, sonra müzakere beklerken, PKK denklemi önce müzakere sonra açıklamaya çevirmiş görünüyor.

Yoksa Öcalan’ın açıklamasına bugün PKK onayı gelse, yarın ortak açıklama yapılacak gibi bir hava da yok değil hâlâ.

***

Bu duruma siyasi İngilizce’de “brinkmanship” deniyor, yani uçurum kenarı politikası, düşmeyi göze alarak rakibi düşürme gerilimi… Kaybeden sadece taraflardan biri değil, hepimiz olabiliriz oysa.