Partiler ve medya AB standartlarında mı?

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, geçenlerde nefis bir medya profili çıkardı. Bu profile göre, Türk medyasının ciddi bir bölümü ya TMSF yoluyla doğrudan...

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, geçenlerde nefis bir medya profili çıkardı. Bu profile göre, Türk medyasının ciddi bir bölümü ya TMSF yoluyla doğrudan, ya da siyasi ve mali tercihlerle dolaylı olarak hükümet çizgisinde, ya da en azından hükümetin canını sıkmayacak yayın yapıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan gerçi medyanın kendisine karşı tutumundan şikâyet dozunu yükseltiyor, ama dünyanın hiçbir ülkesinde, medyadan şikâyetçi olmayan hiçbir iktidar ya da muhalefet siyasetçisi olduğunu düşünmek zaten gerçekçi değil.
Aslına bakarsanız, Erdoğan'ın medyadan bu kadar şikâyetçi olması biraz dikensiz gül bahçesi arayışı. Geçenlerde bir TV kanalında en çok şikâyet ettiği isimleri ikiye indirdi. Bu isimlerin Hürriyet'ten Emin Çölaşan ve Milliyet'ten Sedat Ergin olduğu sözlerden çıkarılabiliyordu. Nitekim dünkü Milliyet'te Yayın Yönetmeni Sedat Ergin, Erdoğan'ın sözlerini üzerine alındı ve yanıt verdi.
Evet, örneğin biz Radikal olarak 'Orijinal Demokrasi' istiyoruz ve Batı'daki gelişmiş demokrasilerde mevcut siyasi, ekonomik, sosyal, hukuki yaşam standartlarının ülkemiz, insanımız için de geçerli olmasını arzuluyoruz.
Peki, Batı'nın Avrupa Birliği'nde somut ifadesini bulan ve özlem duyulan standartlarına göre medyanın siyasi parti liderlerine ve onların tutumlarına yönelik tutumu ne olurdu, hiç düşündünüz mü?
Örneğin, gelişmiş bir Avrupa ülkesinde, ya da gelişkin ekonomi ve demokrasilere sahip ABD'de, Japonya'da, ya da diyelim Kanada'da, Avustralya'da bir başbakanın bundan birkaç yıl önce sanayici arkadaşının bursuyla yurtdışında okuttuğunu ilan ettiği çocuğu, birkaç yıl sonra gemi alımına başlayıp taşımacılık işine girse, medyanın tutumu nasıl olurdu? O ülkenin başbakanı bu durumu açıklamak için 'gemi sayılmaz, küçük bir gemi, gemicik' dese, medyanın çoğunluğu, 'Ha o zaman tamam' gibilerinden işi uzatmamayı mı tercih ederdi?
Toparlanma sürecindeki bir ülkenin hazine bakanı, seçime birkaç gün kala, o güne dek bütün muhalefetin dikkat çekip bozgunculukla suçlandığı cari açık gibi hassas bir konuda 'kaynak sağlayamazsak 200 kilometre hızla duvara çarparız' gibi bir açıklama yapsa, o demeç ekonomi sayfalarında sıradan bir haber muamelesi mi görürdü?
Gelişmiş ekonomi ve demokrasiye sahip bir ülkede Genelkurmay'ın cumhurbaşkanı seçimi konusunda yaptığı açıklama, hükümetin ona cevabı ve takip eden gelişmeler medyada Türkiye'de işlendiği gibi mi işlenirdi?
Gelişmiş ekonomi ve demokasiye sahip bir ülkenin medyası hükümetin yapamadıklarından dolayı muhalefeti mi suçlardı?
Daha fazla örnek mümkün, ama bu soruların yanıtı zaten sır değil.
Türk medyasının genel bir eğilim olarak yüksek demokrasi standartlarından yana olması sevindirici. Bu olumlu tarafgirliği kendisine de uygulamak, çuvaldızı kendisine de batırmak, medyadaki standartların yükselmesine ve sistemin sürdürülebilirliğine katkı sağlayacaktır.

* * * * *
DTP etnik takiye mi yapıyor?
Belki bu bölümün başlığını 'Leyla Zana DTP mitinginde eyaletlere bölünme istedi. DTP ne istiyor?' diye açıklamak da mümkün. Zana'nın dün DTP'nin Iğdır mitinginde yaptığı konuşmada, "Artık Türkiye'nin eyaletlere bölünme zamanı gelmiştir. Ankara, Türkiye'yi eyaletlere böl ve Kürdistan eyaletini kur. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde yapamadığını şimdi yap" dediği ajanslarda yayınlandı.
Oysa geçtiğimiz günlerde DTP eş başkanı Aysel Tuğluk'un Radikal'de yayınlanan e özellikle liberal-demokrat çevrelerde yaygın tartışılan makalesinde başbaşka, ılımlı bir tablo çiziliyordu. Zana'nın 1991'de Kürtçe yemin etmesi ile başlayan gerilimden ders çıkarıldığı, artık sistem içinde siyaset yapmaktan yana olduğu, gayet makul cümlelerle ifade ediliyordu.
Şimdi Aysel Tuğluk'un bir açıklama borcu var. Çünkü DTP'nin diğer eşbaşkanı Ahmet Türk dün CNN Türk'te "Reel politika yapıyoruz" diyerek dolaylı olarak Zana'nın sözlerini üstlendi.
Tuğluk, Zana'nın sözlerine katılıyor mu? Türkiye'nin eyaletlere bölünmesi zamanının geldiğine mi inanıyor?
Eğer öyleyse, Tuğluk'un, Türk'ün şimdiye dek söyledikleri bir tür etnik takiye miydi? Bu mantıkla Meclis'e girildiğinde Başbakan Tayyip Erdoğan'ın iki gün önceki 'kavga çıkar' sözlerini haklı çıkaracak bir tablo oluşmayacak mı?
Gerçeklerden bu kadar kopuk yaşamak, gerçekten, nasıl mümkün oluyor?