PKK ile diyaloğun uluslararası zamanlaması

ABD dün PKK ile mücadelede başka çözüm yöntemlerini de desteklediğini söyleyerek bir anlamda Erdoğan hükümetine açık çek verdi.

Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yermiş. Hükümetin PKK ile başlattığı diyalog sürecini belki bütün aktörler açısından en iyi anlatan durum bu.

Sütten en çok ağzı yanan hükümet olduğu için, doğal olarak en temkinli davranan da hükümet. Daha önce, 2009’da başlayan görüşmelerin 2011 Temmuzu’ndaki genel seçimlerin hemen ardından PKK’nın Silvan saldırısıyla kesilmiş olduğu en son dün Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından dile getirildi. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kürt ve güvenlik meselerinde danışmanı Yalçın Akdoğan’ın “İyimser olalım, acele etmeyelim” açıklamaları bu çerçevede değerlendirilmeli.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Kredi açıyoruz” desteği de Erdoğan’ın bu söze tepkisi de benzeri kaygılardan kaynaklanıyor. CHP; bu defa engelleyen taraf diye suçlanmak istemiyor. Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun “Negatiften pozitife döndük. Ama açıklama bekliyoruz” sözleri yeterince açık. Erdoğan ise asıl çözümün AK Parti ile CHP’nin Meclis uyuşmasından çıkacağı tespitinden hareketle orayı zorluyor; aslında Kılıçdaroğlu henüz yanaşmasa da işin gideceği yer orası.

BDP ve PKK da adımlarını bu defa temkinli atıyor. BDP belki de ilk defa, öteden beri üstlenmesi gereken rolü üstlenmenin getirdiği sorumluluğun farkında görünüyor. Bu sınavdaki başarısızlık, sadece Kürt meselesinde değil, anayasa çalışmalarında da derin iz bırakacak, geleceğini etkileyecek. PKK ise 1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanması ardından geri çekilme süreçlerinde yolda öldürülen militanlarını unutmuş değil. Murat Karayılan’ın “Silah bırakmak değil, sınırların dışına çekilmemiz isteniyor” şeklinde ilk planın ilk aşamasını deşifre etmesi bu yüzden. Peki, Erdoğan bu (geç olmasa da) gecikmiş, riskli ama gerekli adımı atarken Kürt sorununda etkili diğer aktör ve sahalarda durum nedir?

Hükümetin PKK ile yeni diyalog sürecinin uluslararası ilişkiler bakımından zamanlamasına baktığımızda karşımıza Irak, Suriye, İran ve ABD çıkıyor ilk aşamada.

ABD dün PKK ile mücadelede Türk hükümetinin yanında olduğunu, bunun yanı sıra başka çözüm yöntemlerini de desteklediğini söyleyerek bir anlamda Erdoğan hükümetine açık çek verdi.

Ancak o çek iş Irak’a gelince o kadar açık değil. ABD, Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi sahasındaki Türk yatırımlarının Bağdat’taki Nuri Maliki hükümetini rahatsız ettiği gerekçesiyle (sanki orada Amerikan şirketleri yokmuş gibi) Ankara’ya baskı uyguluyor. Bu arada, diplomatik çevrelerdeki fısıltılar, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Almanya’da, sırf ölümü açıklandığında Irak’ı parçalayabilecek (Irakiye blokuna göre ‘Suriye’den kötü’) bir iç savaşı hızlandıracağı endişesiyle makine ile hayata bağlandığını söylüyor.

Suriye’deki, iç savaş ise içine Kürt grupları da alarak koyulaşıyor. Beşar Esed sonrası Suriye’nin bir arada kalıp kalmayacağı, kalırsa (Irak’taki gibi) Türk sınırına bitişik bir Kürt federal bölgesinin ortaya çıkması ihtimali var.

İran toprakları, geçen yıl varılan anlaşma sonrası şu anda PKK’nın güvenle kullandığı bir alan gibi görünüyor. Ancak özellikle nükleer programına ilişkin Türkiye’nin içinde bulunduğu yumuşatıcı çözümlere ve İsrail ile değişen dengeye göre bu tablo değişebilir de.

Rusya bu süreci, tıpkı Soğuk Savaş boyunca yaptığı gibi gerektiğinde ateşin sönmesine izin vermeyecek küçük yelpaze hareketleriyle keyifle izlemeye devam edecektir; petrol bölgesinde ve yollarında siyasi istikrarsızlık, petrol fiyatlarını da yukarıda tutuyor bir yandan.

Bölgedeki tek sorun Kürt sorunu değil ama Suriye ardından Irak’ta da durumun hassas hale gelmesi sıralamadaki yerini yükseltiyor.