PKK ne istiyor? Barzani ne istiyor? ABD ne istiyor?

Ankara'daki bir Avrupa büyükelçiliği bir süredir öğle yemeklerinde diplomat, siyasetçi, akademi ve medya mensuplarını bir araya getiriyor.

Ankara'daki bir Avrupa büyükelçiliği bir süredir öğle yemeklerinde diplomat, siyasetçi, akademi ve medya mensuplarını bir araya getiriyor. Bu bir araya gelişler önemli gelişmeler sırasında oluyor ve herkesin serbestçe konuştuğu canlı sohbet ve tartışmalara sahne oluyor. Katılanların serbestçe konuşmasının bedeli, kimin ne konuştuğunun yazılmaması kaydıyla toplanılması... O nedenle ben de ne büyükelçiliğin adını, ne de kimlerin ne söylediğini yazacağım.
Ancak nelerin konuşulduğunu aktarmakta yarar var.
Dünkü toplantının konusu, aslında bir öncekinde anayasa değişiklikleri olarak önerilmişti. Türkiye'nin ve bölgenin malum gündeminde kimse anayasa
konuşmadı doğal olarak, herkesin konusu aynı idi: PKK saldırıları sonrasında Türkiye-Irak sınırında tırmanan gerilim. Türkiye, PKK'nın peşinden Irak'a girer mi? Girerse bu ne gibi sonuçlara yol açar?
Sohbet kısa sürede bazı soruları billurlaştırdı. Aslında bu basit sorulara verilecek yanıtlar, işin özünü oluşturuyordu: PKK ne istiyor? Barzani ne istiyor? ABD ne istiyor? Ve masa etrafındaki Türklerden çok diğerlerinin aklındaki soru; dördüncü soru: Türkiye ne istiyor?
Pek çok yanıt etrafta uçuşmaya başladı: Barzani, işte Milliyet'te Hasan Cemal'e de söylediği gibi açıktı ki PKK'yı Türkiye'nin kendisini, yani Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni tanıması için pazarlık malzemesi olarak elinde tutuyordu.
Türkiye belki Barzani ile yaşayabilirdi, ama PKK'yı koruduğu sürece ve Kerkük'te ısrar ettiği sürece konuşmak zorlaşıyordu. Ayrıca Barzani, bu pazarlığı PKK gibi terörist bir örgüt üzerinden yapmaya çalışırken ateşle oynamıyor muydu? PKK'nın Barzani'nin istediği gibi oynayabileceği bir kart olduğu kuşku götürürdü. ABD, PKK işini acaba İran denkleminin bir parçası olarak mı görüyordu? Bir büyükelçinin Türklere hitaben, "ABD'nin Kürtleri size tercih ettiğini düşünüyorum" saptamasında bulunması bu aşamada geldi. Eğer ABD gerçekten bu 'stratejik müttefik' laflarını boşuna söylüyor ve Kürtleri, Türkiye'den daha ciddi bir müttefik olarak görüyor ise, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, 2 Kasım'da Ankara'ya ne demeye geliyordu?
(Dün AK Parti Meclis grup toplantısı öncesi Başbakan Tayyip Erdoğan'a "Telefon geldi mi?" diye sordum. "Gelmedi" dedi. "Bekliyor musunuz?" diye üsteledim. "Artık biz gidiyoruz" dedi. Bu, Rice ziyaretinden de artık umudun kesildiği anlamına mı geliyordu? Bunu sormaya fırsatım olmadı. Ancak Erdoğan'ın yaptığı grup konuşması, 5 Kasım'da ABD Başkanı George Bush ile görüşmesinden aradığını bulamadığı takdirde iplerin hızla kopma noktasına geleceğine ilişkin yeterince alarm veriyordu.)
Toplantıya dönersek, yeni sorular ve uçuşan yanıtlarla karışan zihinleri açan, bir meslektaşın soruyu tersine çevirmesi oldu: Bu gelişmeler
kimin işine yarıyordu?
Tek tek sayınca durum açıklığa çıkıyordu aslında: PKK'nın son saldırıları olmadan durum ABD için de, Türkiye için de, Barzani için de memnuniyet verici olmasa bile, katlanılabilir düzeydeydi.
Ancak gelişmeler, yani Türkiye'de reformların ortamın gerginliğini almaya başlaması, ABD'nin Irak'ın kuzeyini tamamen Barzani'ye bırakarak orta ve güney Irak'taki kaosa yoğunlaşması, Barzani'nin kendisini her geçen gün Kürtlerin tek ve meşru lideri olarak tanıtması PKK'yı kenarda bırakıyor, yalnızlığa itiyordu. 22 Temmuz seçimlerinde AK Parti oylarının güneydoğuda
PKK destekli DTP oylarını geride bırakması belki de PKK için alarm zillerinin çalmasına neden oldu.
Belki de bu yüzden 'Gün bu gündür' mantığıyla, kendileri açısından sürdürülebilir görülmeyen 150 kişi civarında kalabalık gruplarla baskınlara kalkıştılar, Türkiye'yi kendi hazırladıkları koşullarla bir bataklığa çekmek istediler. Şu an gelinen noktadan ne Türkiye, ne ABD, ne Barzani memnun; yalnızca yeniden dünya gündemine giren PKK memnun.
Yemekli toplantıdan dönünce, iki haber buldum masada: DTP'li Ahmet Türk Meclis'te cumhuriyetin 'bir halka mal edilmeyecek şekilde' yeniden tanımlanmasını istiyordu. DTP'nin Diyarbakır'da adeta bir Erzurum Kongresi özentisiyle topladığı 'Demokratik Toplum Kongresi' ise kararlarını açıklamıştı: Kürt halkının önderi Abdullah Öcalan idi ve bu
kongre Türkiye'de Kürtlere özerklik istiyordu.
PKK'nın ne istediği belli. Bölgedeki diğer aktörleri de terör eylemleriyle bozduğu ezberlerin belirlediği gündemin peşine takmış görünüyor. Durdurulması gereken işte bu sürükleniştir.