PKK, zor günler, değişen roller ve seçimler

Önümüzdeki 55 günün ne getireceğini tahmin etmek artık mümkün değil. Bakın altı ay önce ne konuşuyorduk, şimdi ne konuşuyoruz?

Bu yazı yazılıp bittiğinde henüz Dağlıca saldırısını bilmiyorduk.

Yasadışı PKK, daha önce defalarca saldırdığı Dağlıca karakolu yakınlarına bu defa pusu kurmuş, devriye gezen askerleri katletmişti.

PKK’nın terör eylemlerini neye mal olursa, sonucu ne olursa, kaç can yakarsa yaksın devam etmeye kararlı olduğu anlaşılıyor; önce cinayeti kınamak şart.

***

Sonra kendi adıma bir hesaplaşmayı paylaşacağım.

Bizler haber merkezlerinde bu saldırıyı olduğu sırada öğrenemedik. Şu anda gece yarısı ve hâlâ resmi açıklama yapılmış değil; kimilerinin iddia ettiği gibi dün akşam üzeri olduysa ve yerel düzeyde habercilere ulaşması engellendiyse bunu bilemezdik.

Eğer Türkiye’nin Hollanda’yı üç sıfır yendiği futbol maçı sırasında bu cinayeti öğrenip, ama resmi kanallardan gelen telefonlar, baskılar sonucu duyurmayan haberciler olmuşsa, ben onlardan değildim, bilinsin isterim.

***

Peki bu ülkenin Genelkurmay Başkanı da bilmiyor muydu? Biliyorduysa Başbakan’a, Cumhurbaşkanına söylememiş miydi?

Dolayısıyla iki gün önce dört şehit haberi nedeniyle Letonya maçına katılımı iptal etmiş olan Başbakan Ahmet Davutoğlu, komando kıyafeti giydirilmiş üç yaşındaki şehit çocuğunu elinden tutup Konya stadında gollere sevinirken bu saldırıdan habersiz miydi?

Yani daha önce kendisine haber verilmediği, sonradan öğrendiği için mi maçın sonunu beklemeden Ankara’daki acil güvenlik toplantısı için stattan ayrıldı?

***

Bir de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ATV ve aHaber canlı yayınındaki sözleri dün gece tartışmaya konu olan.

Erdoğan yayında şunları söylüyordu: “Terörden rant elde ediyorlar. Yaptıkları şey bu. Eğer 400 milletvekilini alabilecek veya bir Anayasa'yı inşa edecek sayıyı bir siyasi parti yakalamış olsaydı, durum bugün çok farklı olurdu.”

Bu sözler yayınlanınca, onların Dağlıca saldırısından önce sarf edildiği, ama çarpıtıldığı söylendi. Sosyal medyada hedef gösteren yayınlar ardından bir grup gösterici Hürriyet binasını bastı, hasar verdi, neyse ki cana bir şey olmadı.

***

Zaten herhalde Cumhurbaşkanı bu feci gelişmelerin ardından herkesin dersini alıp AK Partiye 1 Kasım’da 400 milletvekili vereceğini ummuş, o acının ortasında bunu düşünmüş olamaz.

Olmamalı.

Gelişmelerin Türkiye’yi nereye götüreceğini, önümüzdeki 55 günün ne getireceğini tahmin etmek artık çok daha zor.

***

Şimdi bu lanet olası haber gelmeden önce yazdıklarımı değiştirmeden sunuyorum; işin içyüzünü biraz daha görüp, bu karanlık tabloyu biraz daha anlamak isteyenleriniz okusun, istemeyen burada bırakırsa da alınacak halimiz kalmadı artık.

***

Eğer yönetimde istikrar biraz da siyaset ve ekonomide işlerin ne yönde gideceğinin tahmin edilebilir olması ise, bu özelliğin Türkiye’de her zaman tutmadığını kabul etmek zorundayız.

Bakın altı ay önce ne konuşuyorduk, şimdi ne konuşuyoruz?

Altı ay önce genel siyasi tablo ve Türkiye’nin en önemli siyasi sorunu sayılan Kürt sorunu üzerine beklentiler, tahminle ne yöndeydi, şimdi ne yönde? Gelin birlikte bakalım.

***

Bundan altı ay önce, yani Mart 2015’in ilk yarısında tablo şöyleydi:

Hükümet, AK Parti ve HDP temsilcilerinin katılımıyla yapılan Dolmabahçe toplantısı, yurt çapında üç yıldır süren çatışmasızlık ortamı ardından Kürt sorununa çözümde mutlu sona yaklaşıldığı umudunu doğurmuştu.

Zaten artık sorundan değil, PKK ile diyalog sürecini 2012’de başbakanlığı döneminde başlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi Kürt “barış sürecinden” söz eder olmuştuk.

***

O mutlu son, yasadışı PKK’nın İmralı’da mahpus lideri Abdullah Öcalan’ın 21 Mart Nevruz günü Diyarbakır’da HDP’li vekillerce okunacak mesajıyla gelmeye çok yakın görünüyor, öyle gösteriliyordu.

Hükümet zaten bir takım yasalar çıkarmış, uygulamak için silahlı mücadelenin son bulmasını beklediğini söylüyordu.

O mesajda Öcalan PKK’yı hemen silahlı mücadeleye son vermek amacıyla (hükümetten iyi haber alan meslektaşların iddiasına göre 15 Nisan’da) olağanüstü kongreye çağıracak, o karar alınacak, barış kapıları açılacaktı.

***

Doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan da, Başbakan Davutoğlu da bu işin 7 Haziran seçimlerinden önce tamamlanmasına azami önem veriyordu.

Bunun bir doğal yanı vardı, elbette her yönetim ülkede barış ortamının hakim olmasını, seçime sükunet içinde gidilmesini arzu ederdi.

Madalyonun diğer yüzünde, Erdoğan’ın PKK’nın silah bırakmasına müteşekkir olacak Kürt seçmenin AK Parti’yi oylarıyla ödüllendireceği ve kendisine başkanlık yolu açacak Meclis çoğunluğunu getireceği beklentisi vardı; 400 milletvekili talebinin ardında bu türden bir cebir hesabı vardı.

***

Davutoğlu’nun CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na “Sivas’ın Doğusuna gitmesi” için müstehzi meydan okuduğu günlerdi.

MHP zaten yoktu o coğrafyada, artık CHP’ye de yer yoktu AK Parti’ye göre, yakında, PKK silah bırakıp Kürt mevzusu sorun olmaktan çıkınca HDP’ye de yer kalmayacağı günler yakındı.

Hani Fenerbahçelilerin bir esprisi vardır ya, “Herkes bir gün Fenerli olacak” diye, adeta öyle bir kıvamdaydı siyaset.

***

Çünkü siyasetin genel tablosuna dair bundan altı ay önceki tahminlerin de bugünkülerle alakası yoktu.

Haydi AK Parti’yi yüzde 56 filan gösteren nerede, nasıl yapıldığı müphem anketleri saymayalım.

Ama o günlerde çoğu anket şirketine göre, AK Parti biraz oy kaybetse de hükümeti kaybetmeyecek, tek başına iktidar olacaktı.

***

İşi gereği az çok yabancı diplomat ve yatırımcılarla konuşan bir gazeteci olarak bir şey dikkatimi çekiyordu o günlerde.

Adeta AK Parti’nin “az farkla” hükümet olacağı, Erdoğan’ın başkanlık sistemini –bırakın 400’ü, 330 oyla- referanduma sunacak güce ulaşamayacağı senaryo, piyasa deyimiyle “satın alınmıştı”.

Ama artık o günlerde Erdoğan’ın önüne konan “PKK ile diyalog aleyhimize işliyor” dosyası mı etkili oldu, yoksa siyasetin genel kurallarından olan “Fazla zor oyunu bozar” ilkesi mi işledi, hâlâ tam bilemiyoruz, rüzgarın yönü değişiverdi.

***

O günlerde henüz HDP’nin seçime parti olarak gireceği belli değil. Girmediği takdirde, bağımsız vekillikler yoluyla Meclis’te 40’a yakın sandalye alabilirdi, ancak yüzde 10’un altında kalıp hiç girememe riskini alıp geçerse bunu iki katına kadar çıkarabilirdi.

Ama HDP’nin Doğu ve Güneydoğu’da alacağı her fazla vekil, AK Parti’den gidecek Erdoğan’ın başkanlık hedefini suya düşürecekti.

İşte o günlerde, yani altı ay önce bu günlerde zincirleme reaksiyon başladı: Erdoğan Kürt sorunu diye bir şey kalmadığını söyledi, Selahattin Demirtaş “Seni başkan yaptırmayacağız” dedi, Erdoğan Dolmabahçe resmini doğru bulmadığını açıkladı, Nevruz’da beklenen mesaj çıkmadı, HDP’liler Öcalan ile en son görüşmeyi 5 Nisan’da yaptılar, köprüler atıldı ve seçim sahnesi tamamen değişmeye başladı.

***

O sıra anketler ilk kez HDP’yi yüzde 10’un üzerinde, AK Parti’yi de 45’in altında göstermeye başladı.

7 Haziran seçimleri AK Parti’yi yüzde 41 oyla 258 sandalyede gösterdi, Meclis’te tek başına hükümet çoğunluğu kaybolmuştu.

Bu Erdoğan döneminin sonunun başlangıcı mı demekti?

Ama Erdoğan kolay pes eden bir siyasetçi hiç olmamıştı; madem 12 Eylül anayasası seçim tekrarına imkan tanıyordu, bu şansı deneyecekti.

***

Anayasacılar çalıştı, buldu, Erdoğan da uyguladı.

Önce Meclis Başkanlığı seçimini uzatıp zaman kazanarak muhalefet partileri arasındaki çelişkilerin su yüzüne çıkması ve AK Parti’nin yaralarını iyileştirmesi için zaman kazandı.

Davutoğlu’nu her aşamada caydırıcı demeçlerle Kılıçdaroğlu ile bir koalisyon kurulamamasını adım adım izledi ve Türkiye’yi tarihinde ilk defa olmak üzere 1 Kasım’da “tekrar seçime” götürecek kararı aldı.

***

O arada PKK, HDP’nin seçim başarısını da gölgelediğine hiç aldırmadan 3 yıldır ara verdiği terör eylemlerine başladı.

Birbiri ardına pusular, tuzaklar, güpegündüz şehir meydanlarında saldırılarla asker, polis, sivil demeden öldürmeye başladı.

Hükümet buna şiddetli askeri ve polisiye operasyonlarla karşılık veriyor; o operasyonlarda da PKK’liların yanısıra maalesef sivillerin hayatını kaybettiği görülüyor.

***

PKK’nın Kandil’deki lider kadrosundan Murat Karayılan “Daha yeni başlıyoruz” gözdağıyla, “Erdoğan Kürtleri kendisini başkan seçtirmediği için cezalandırıyor” diye formüle ettiği bir bahanenin arkasına sığınarak hükümeti ve aslında halkı yeni kanlı eylemlerle tehdit ediyor.

Geçen Cuma günü Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun davetiyle İzmir Fuarı’nda bir konuşma yaptım; orada bile bu şiddet ortamında seçimlerin nasıl yapılacağı üzerine pek çok soru geldi.

Kılıçdaroğlu, bunu sağlamak hükümetin işi, Türkiye çok daha kötü ortamlarda seçim yaptı diyor, Davutoğlu da merak etmeyin, yapacağız diyor; ama herkesin endişesi 1 Kasım seçimlerinin güvenli, serbest ve adil yapılması, özellikle de Doğu ve Güneydoğu’da.

***

Tabii şimdi o konuda da roller değişti ve müstehzi tonda “Sivas’ın Doğusuna gidemiyorsunuz” diye meydan okuma sırası Davutoğlu’dan Kılıçdaroğlu’na geçti.

Çünkü şu sıra Doğu ve Güneydoğu’da PKK’nın şiddete başvurduğu, can aldığı yerlerde görünen fazla AK Partili vekil yok. Ama pek çok CHP’li vekil bölgedeki illeri ilçeleri gezip hem PKK’nın, hem de güvenlik güçlerinin hak ihlallerini gözlüyor, rapor haline getiriyor.

Geçen hafta üçer CHP’li vekilden oluşan iki heyetten birisi Erzurum ve Muş (özellikle Varto), diğeri de Van ve Hakkari’den gözlemleriyle döndüler. Kimsenin giremediği Cizre’den CHP’li Sezgin Tanrıkulu haber ve sorularla döndü.

***

Bu rol değişimi CHP’ye bölgeden oy getirir mi? Orası kuşkulu, ama en azından demokratik denetim açısından önemli işlev görüyor.

Peki bu durum 1 Kasım seçimlerini nasıl etkileyecek? Özellikle sandık güvenliği, seçime katılımın düşmesi bakımından AK Parti’ye Meclis’te ihtiyaç duyduğu vekillikleri getirip yeniden tek başına iktidar yapacak, Erdoğan’a Anayasa yoluyla olmasa da fiilen Başkanlık kapısını açacak mı?

***

Radar Politika (www.radarpolitika.com) “Sandığa gitme oranı düşerse kim kazançlı çıkacak?” sorusuna il ve ilçe katışlım oranlarını karşılaştıran bir çalışmayla cevap aramış; özellikle AK Parti ve HDP sonuçları dikkat çekici.

Buradaki sonuçlara göre, HDP seçmeni sandığa gittiği sürece AK Parti’nin mevcut tabloyu değiştirebilmesi zor görünüyor; yani o durumda anketlerin gösterdiği üzere 7 Haziran’dan farklı bir sonuç çıkmayacak.

Başka türlü söylersek, AK Parti’ye Doğu ve Güneydoğu oyları açısından tek başına iktidar kapısını açacak tek gelişmenin seçmenin bu terör ortamı dolayısıyla sandığa gitmemesi olduğu anlaşılıyor.

***

Tabii o durumda AK Parti seçmeninin gitmemesi de söz konusu olabilir. Ama AK Parti bütün Türkiye’den oy alıyor, oysa HDP’nin oylarının yarısı, milletvekillerinin dörtte üçü Doğu ve Güneydoğu illerinden.

Dolayısıyla HDP’nin, PKK’nın eylemlerine, devletin operasyonlarına rağmen seçmenini sandığa gitmeye ikna etmesi kendi açısından önemli; AK Parti açısından da.

Peki seçime katılma oranı düşük olursa bundan en fazla kazançlı çıkacak parti hangisi olur? Radar çalışmasının bu konuda da bir iddiası var.

***

Bu çalışmaya göre, sandığa gitme oranının düşmesi ülke çapında daha çok CHP’ye yarayabilir. Bunun payı yüzde 1 mi olur, fazladan iki vekil mi getirir? O sorulara cevap verilmemiş, ama iki gerekçe verilmiş.

Birincisi CHP’nin zaten Doğu ve Güneydoğu’da geneli etkileyecek düzeyde bir oyu yok. İkincisi de CHP’nin laiklik duyarlılığı yüksek seçmeninin, Erdoğan’ın denge ve denetlemesi zayıf fiili başkanlığına engel olmak için mutlaka sandığa gideceği varsayımı.

MHP için bir doyurucu bir yorum yapılamıyor. Kürt sorunu karşısındaki katı tutumunun AK Parti’ye gitmiş oylarını geri alıp alamayacağı, 7 Haziran sonrası tutumunun ve Tuğrul Türkeş hadisesinin MHP seçmenini sandıktan soğutup soğutmadığı tam kestirilemiyor henüz demek ki.