"Radikal" İslam'ın antitezi "ılımlı" İslam değil laikliktir

Batılı hükümetlerin ılımlı dedikleri, radikal gördüklerine para karşılığında gerekirse silaha sarılmaya hazır işbirlikçilerdir, yarın o silahlar kendilerine döner. Çıkış güncellenmiş, inanca saygılı laiklik anlayışındadır.

Batılı ideolog ve siyasilerin İslama karşı tutumu yüzyıllarca hep savunma konumunda oldu. Karşılaşmaların hep askeri boyutta olmasının bu durumdaki payı büyüktü.
Önce Emevilerin bugünkü İspanya’da, İberik yarımadasında, Endülüs’teki egemenliği yoluyla Müslümanlarla karşı karşıya geldi Hıristiyan Avrupa. Müslüman ve Yahudi uygarlıkların bir arada yaşadığı Endülüs, Katolik Engizisyon tarafından 15’inci yüzyılda müthiş bir terörle ezildi.

Avrupa’nın doğusundaysa 14’üncü yüzyıldan itibaren Türk İmparatorluğu Osmanlı hanedanı idaresinde ilerlemeye başlamıştı. Roma İmparatorluğundan geri kalan yıkılmış, Konstantinopol alınarak İstanbul’a, İmparatorluğun başkentine dönüştürülmüş, eski dünyanın belli başlı ticaret yollarında hâkimiyet kurulmuştu. O ilerleyiş 17’inci yüzyılın sonunda Viyana kapılarında bir Hristiyan koalisyonu tarafından durdurulsa da yerelleşmeye başlamıştı.

Dolayısıyla Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun dün “Müslümanlığın artık Avrupa’nın bir gerçeği olduğu ve öyle kalacağı” sözlerinin, İkinci Dünya Savaşı sonrası iş gücü açığı nedeniyle Batı ve Orta Avrupa’da yeniden başlayan Müslüman varlığından öncesine dayanan temeli vardır.

***

İş 18 ve 19’uncu yüzyılda Rus ve İngiliz İmparatorluklarının yükselişiyle değişmeye başladı.

Türklerin ve Müslümanların Hindistan’daki Babür devletinin dağılışından Osmanlı’nın Balkan ve Kafkasya’da Ruslar, Kuzey Afrika’da Fransız ve İngilizler, hatta İtalyanlara karşı gerilediği dönemlerden söz ediyoruz.

Birinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde İmparatorluk Türkiye’si artık Avrupa’daki topraklarının çoğunu kaybetmiş, Anadolu dışında elinde daha çok Arap toprakları kalmıştı.

Araplar İstanbul’da oturan Osmanlı Sultanına ki aynı zamanda Halifedir, ayaklanınca yanlarında Fransızları ama daha çok İngilizleri buldular.

Siz bakmayın beş yüz yıllık Osmanlı barışı tezlerine, onu bir de Arap halklarına sorun… Arap halklarının kendi topraklarında devletleri yoktu, ama topraklarının altında petrollerinin olduğu ortaya çıkmıştı. Dünya petrol çağına gitmişti, Batılı şirketlerin çıkarı da Türklerin çıkarıldığı Arap coğrafyasındaydı.

***

Tabii Arapların hepsi bu durumdan memnun değildi. Daha 1920’lerden itibaren “radikal” hareketler ortaya çıkıp yöneticilerinin işbirlikçilikle suçlar, ayaklanır oldu.

Batılı hükümetler, Almanya’daki Nazilerden başlayarak, sonra İngiliz, Fransız, nihayet Amerikalılar “radikallere” karşı “ılımlılar” bulup onları destekleme, hatta “eğitme” ve silahla “donatma” işlerine o zamanlardan başladı.

Sonrasını çabuk geçeceğim, biliyorsunuz zaten, Sovyet Orta Asya’sında, Afganistan’da, Pakistan’da, daha sonra Irak’ta, Mısır’da, Yemen’de, nihayet Suriye’de yaşananların özetidir bu.

Batı hükümetlerinin, ılımlıdan anladığı kendi çıkarlarına hizmet eden ve gerekirse radikallere karşı silaha sarılmaya hazır olan Müslüman işbirlikçilerdir. O ılımlıların yarın bir gün yeni radikaller olarak karşılarına çıkıp o silahları kendilerine çevireceklerini nedense göremezler.

***

Arap coğrafyasında bunlar olurken Türkiye yolunu başka türlü çiziyordu.

Daha sonra Atatürk soyadını alacak Mustafa Kemal önderliğinde yabancı işgalcilere karşı Kurtuluş Savaşı, onların işbirlikçisi konumuna düşürülmüş Osmanlı hanedanına karşı da iç savaş verilerek İmparatorluk Türkiye’sinin küllerinden Cumhuriyet Türkiye’si kurularak devamlılık sağlanmıştı.

Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, yani laiklik fikri yeni değildi, ama uygulama cesaretini gösteren Atatürk olmuştu.

Türkiye’nin petrol ve benzeri kaynaklardan bu kadar yoksun olmasına karşın Müslüman coğrafyanın en büyük ve gelişmiş ekonomisine sahip olmasında bu rejim değişikliğinin daha başında din ve devlet işlerini birbirinden ayırma kararının büyük payı vardır.

***

Doğrudur, özellikle ilk yıllarda laikliğin radikal uygulamaları (diğer devrimlerin uyguladığı şiddetin yanına yaklaşmamış olsa da) görülmüştür. Yine doğrudur ki laiklik uygulaması Türkiye’nin Müslüman coğrafyayla arasına bir perde çekmiştir. Ama o perdedir ki neredeyse doksan yıldır Müslüman coğrafyadaki mezhep savaşları ve terörizmin Türkiye’yi etkisine almasına da engel olmuştur.

Bugün, Müslüman coğrafyayla, özellikle de Arap coğrafyasıyla AK Parti iktidarlarında birden bire, hatta hazırlıksız iç içe geçen ilişkilerin de etkisiyle Irak, Mısır ve Suriye örneklerinde gördüğümüz gibi, Türkiye mezhep savaşları ve terörizmin sahnelerinden, hedeflerinden biri haline gelmiştir.

Batı hükümetlerine bakmayın. Onlar “radikal” gördüklerine karşı yeni “ılımlı” aramakla meşguller. Bugün ellerine para ve silah verdiklerinin, yarın o paralar kesilince silahları kendilerine çevireceklerini hâlâ büyük bir aymazlık ve umursamazlıkla görmüyorlar. Olan bölgenin insanlarına oluyor.

***

Batı hükümetleri, ellerindeki para ve gücün verdiği kibirle hâlâ “radikal” gördükleri İslamcılığın karşı-tezinin “ılımlı” sandıkları İslamcılık olmadığını, Davutoğlu’nun deyimiyle “aşırılıkçılığın” karşı-tezinin, ilacının devlet işleriyle din işlerini ayırmak, laiklik olduğunu görmüyor mu?

Bu bakımdan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun dün Müslüman ülkeleri, toplumları laikliği benimsemeye çağırmasının güçlü bir mantığı vardır.

Laiklik anlayışında da bir reform, bir yenilenme gerekiyor mu? Bence gerekiyor; bence inanca saygıda kusur etmeyen, inancından dolayı kimseyi eşit haklardan mahrum etmeyen, dışlamayan, ama belli bir inancın diğerleri üzerinde hâkimiyet kurmasına ve devletin de inanç işlerine karışmasına izin vermeyen bir modernleşmeye ihtiyaç vardır.

Ama çıkış yolunun böylece güncelleştirilmiş, toplumla barışık bir laiklik anlayışında olduğu görülmeli. Aksi halde gidiş, on birinci cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün endişe ettiği “İslamın Orta Çağ karanlığı” olacaktır.