Rusya ve ABD arasında...

KEİ zirvesine enerji ve Rusya damga vurdu. İktidar büyük oynuyor, büyük kaybedebilir.

Dün Rusya'nın hissettirdiği ağırlığa ve konuların çeşitliliğine bakılınca Karadeniz Ekonomik İşbirliği'nin 15 yıl önce Türkiye'nin projesi olarak kurulduğuna inanmak güçleşiyor.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hali, tavrı, konuşmalarıyla adeta 'Karadeniz benim çöplüğüm' diyordu. Cumhurbaşkanı Sezer zaten hep mesafeli ve protokolerdir, ancak Başbakan Erdoğan'ın Putin karşısındaki tavrı ve tutumu şunu gösteriyordu: Türkiye'nin birkaç yıldır izlediği siyaset, Karadeniz işbirliğini enerji konusuna hapsetmiştir. Hazır dün Karadeniz Zirvesi için İstanbul'a gelmişken, DEİK tarafından üst düzey bir enerji toplantısı düzenlenmesi de bunu gösteriyor, örneğin kuzey-güney enerji koridoru terminali olmaya talip İsrail'in, tıpkı (artık doğal olarak diyeceğiz) ABD gibi toplantıları yakından izlemesi de...
Ancak bu toplantıya Rusya üst düzey hiçbir temsilci vermiyor, Putin 'ben diyeceğimi dedim' havasında. Zaten dün İstanbul'a gelmeden önce Gazprom ile İtalyan Eni'nin Rus gazını Bulgaristan'ın Burgaz limanından Avrupa'ya sunmak için fizibilite protokolü imzaladıklarını duyurmaları, Türkiye'ye 'İşi daha da uzatırsan, kaybedeceksin' uyarısı değil mi?
Karadeniz havalisinde ipler hem petrole, hem doğalgaza sahip olan Rusya'nın elinde olduğu için de Türkiye, kuzey petrol ve doğalgazına sahip Rusya ile, Irak ve Azeri petrol ve doğalgazında söz sahibi olan ABD arasında sıkışmış kalmış görüntüdedir. Teşbihte hata olmaz; enerji siyaseti nedeniyle Türkiye, Rusya ve ABD arasında 'tost olmak' üzeredir.
Düne kadar, dünya petrol ve gaz ticaretinin yedide birine talip olan Ankara, birkaç aydır oyun kurucu olmak bir yana, oyunun dışında kalmamak için çabalar hale gelmiştir.
Karadeniz altından Rus gazını Anadolu'ya oradan Güney Avrupa'ya taşıyacak İkinci Mavi Akım konusunda dün yapılan nispet, görünüşte ABD'nin tercihi olan Şahdeniz'i öne çıkarıyor. Oysa bu durumda da Türkiye ABD'nin bölgesel enerji tercihleri karşısında seçeneksiz kalıyor. Üstelik Rusya kuzey hattını işletirse tek başına Azeri gazının Şahdeniz'e yetip yetmeyeceği de belirsiz. Bu durumda Irak gazını Ceyhan'a getirme projesi de yalnız ABD değil, Irak hükümeti ve PKK nedeniyle ciddi sorun yaşanan Kürdistan Bölgesel Yönetimi insafına, bir yerde PKK konusuna bağlantılı kalacak. Bu koşullar altında Eni'nin, İsrailliler ve Gazprom ile kurgulamaya çalıştığı Samsun-Ceyhan petrol boru hattının geleceği de gölgeleniyor. Henüz iş işten geçmedi. Ama gelişmelerin birkaç ayda terse dönmesi, Dışişleri bürokratlarının ve hatta mühendis temeliyle kısmen Enerji Bakanı Güler'in uyarılarına rağmen, Başbakan'ın izlediği siyasete bağlı.
Erdoğan, 'hepsini ve hemen' alabilmek için, 'maksimalist' bir hat izledi. Aslında bu hat, cumhurbaşkanı seçiminde izlediği hatta da benziyordu. Buna göre, Türkiye kendisine önerilen 'Geçiş ülkesi olma' seçeneğini reddederek, dağıtım ülkesi olmayı talep etmeliydi. Dışişleri ve enerji bürokrasisi, bu talebe karşı çıkmıyor, ancak Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak için, geçiş ülkesi olma konusundaki fırsatları iş işten geçmeden değerlendirmek istiyordu.
Hatanın düzeltilmesi için çok geç denilebilecek noktaya henüz gelinmese de, o noktaya çok yakınız. Erdoğan büyük oynuyor, kazanırsa ne âlâ, kaybederse, Türkiye kaybedecek.

* * * * *
AB'den de kötü haber
Karadeniz işbirliği, Bulgaristan ve Romanya'nın üyeliği ardından AB'nin radar ekranında görünür oldu. AB, Kafkaslar, İran ve Orta Asya'ya açılmak için Bulgaristan ve Romanya üzerinden Karadeniz'den yararlanmayı gündemine aldı.
Bu durum, Ankara'nın söylediği gibi, Türkiye'nin öneminin bir kez daha anlaşılması manasına gelmiyor. Tersine, tıpkı enerji siyasetinde olduğu gibi, Türkiye'ye seçenek oluşturabilecek coğrafi rotaların gündeme alındığı manasına geliyor.
Türkiye'nin Karadeniz'de Rusya'nın ağırlığına 'suyun başını tutması' nedeniyle karşı duramadığı dünkü zirve, AB'nin Fransa'nın baskısıyla Türkiye ile 3 değil, 2 müzakere başlığı açmasına tesadüf etti.
AB Başmüzakerecisi, Hazine Bakanı Ali Babacan bu durumu 'Kaç başlığın açılıp kapandığı önemli değil' sözleriyle azımsamak istese de, gerçeğin bu olmadığını bilen biliyor. AK Parti iktidarının, iç güç mücadelesi nedeniyle AB ne derse desin karşı durma takati olmadığını varsayan Fransa (ve şu anda onu kalkan edenler), adeta Türkiye'nin dayanma sınırını deniyor. Bu varsayım doğru mu, yanlış mı ayrı konu. Ancak Türkiye'nin AB reformlarından geri adım atmadan, yeni bir AB siyaseti benimsemesi gereği her gün biraz daha ortaya çıkıyor.