Saldırılara hep şaşırmalı ve karşı durmalıyız

Her seçim ortamında bağımsız kalmaya çalışan basını rakip siyasi parti yerine koyup teşhir ve hedef gösterme seanslarından belki kısa vadede belki safları sıklaştırma işlevi umanlar olabilir, uzun vadede ateşle oynamaktan farksızdır.

"Şaşırtıcı mı sizce?" diye sordu CNN Türk'te Semiha Şahin; Ahmet Hakan Coşkun'a 30 Eylül gecesi yapılan saldırının göz göre göre geldiğini vurgulayan haklı bir soruydu.

"Evet, şaşırtıcıydı" diye cevap verdim. Biz onun geldiğini ayan beyan görsek de, basına yapılan saldırılara her seferinde şaşırmak zorundayız.

Zaten zorbaların beklediği bizim bu saldırıları kanıksamamız, halkın kanıksaması.

Evet her seferinde şaşırmak, kınamak ve karşı çıkmak zorundayız.

***

Ama başka ne şaşırtıcı biliyor musunuz?

Yargının kuzu gibi sessizliği.

Hükümet çizgisindeki gazetelerde her sabah, televizyon kanallarında her akşam, sosyal medyada 24 saat bizler aile boyu doğranırken, hakaretlere, şiddet ve ölüm tehditlerine uğrarken, suç duyurularına rağmen susan savcılar, mahkemeler.

Mesela Hürriyet'e elini vicdanına koymadan terörizm soruşturması başlatabilen, o zaman kurt kesilen savcıların, iş bağımsız medyadaki gazetecilerin, yayıncıların tehdit edilmesine gelince kuzu gibi hareketsiz kalmaları.

***

Bakın, Ahmet Hakan'a 30 Eylül gecesi yapılan saldırı, Hürriyet'e, Doğan Medya Grubuna sadece Eylül ayı içinde yapılan üçüncü fiziki saldırıdır.

Üçü de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ya da Başbakan Ahmet Davutoğlu hükümeti tarafından Hürriyet, ya da Aydın Doğan, ya da Doğan Medya'ya kamuoyu önünde yapılan suçlamaların ya ertesi günü, ya da hemen sonrasında vuku bulmuştur; bu saldırılara onların ilham verdiğini kanıtlamaz tek başına, ama saldırıların o çıkışların ardından geldiği bir olgudur.

Bu çıkışlar, 1 Kasım seçim-tekrarına giderken tırmanan gerilimin bir çılgınlık ortamına dönüşmesinin engellenmesine değil, hızlanmasına hizmet etmektedir.

***

İlk saldırı 6 Eylül'de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Hüriiyet internet sitesi yönetimin hatayı fark eder etmez düzelttiği bir haberi canlı yayında kasıt olarak suçlamasından saatler sonra yapılmıştır.

Saldırının baş aktörü, AK Parti milletvekili ve Gençlik Kolları başkanı Abdurrahim Boynukalın olmuştur.

İkinci saldırı, yine Hürriyet'i hedef alan açıklamalar ardından 8 Eylül'de yapılmıştır. Bu saldırı ardından, saldırılan bizlerin ısrarlı talebi üzerine gözaltına alınan 11 saldırgan, üzerlerinden iki de ruhsatsız silah çıktığının bildirilmesine karşın daha sonra serbest bırakılmıştır.

***

Bir gün sonra, 9 Eylül'de Star yazarı ve yeni keşif TV yıldızı Cem Küçük, Ahmet Hakan'ı "isteseler sinek gibi ezeceklerini" ama "merhamet" edip yaşamasına izin verdiklerini söylemiş ve savcılar kuzu gibi seyretmiştir.

İki gün sonra, 11 Eylül'de, Hürriyet Yönetim Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı, kardeşleri ve Doğan Medya Grubu gazeteci, yönetici ve çalışanlarını da yanına alarak "Sizden korkmuyoruz" demiş, ama grup çalışanlarına ve aileye karşı hakaret ve şiddet tehditlerine karşı hükümet ve yargıyı harekete geçmeye çağırmıştır.

Ertesi gün, 12 Eylül'deki AK Parti kongresinde Boynukalın, Divan Üyesi seçilerek onurlandırılmıştır.

***

Ancak bu kongre sonrasında Boynukalın'ın etrafındakilere, hata ettiklerini, çünkü Ahmet Hakan Coşkun ve Sedat Ergin gibilerinin ancak dayak atılarak korkutulmak yoluyla hizaya sokulacağını, hatta kendisinin de bir akşam Ahmet Hakan'ın evi önüne gidip korkutmayı düşündüğünü söylediği video kaydı internete düşmüştür.

Ahmet Hakan bunun üzerine 14 Eylül'de İstanbul Valiliği'ne başvurarak polis koruması talep etmiştir.

Tam 17 gün sonra, hala o koruma verilmemişken ve yine Aydın Doğan, bu defa defalarca yalanlamış olduğu "hükümet kurup yıkma" iftirası yüzünden Cumhurbaşkanı tarafından teşhir edildikten bir gün sonra, Ahmet Hakan evinin önünde saldırıya uğramıştır.

***

Şimdi baştaki soruya dönelim: Şaşırtıcı mı?

Bu soruya yanıtımız her defasında, "Evet, şaşırtıcı" olmak zorundadır.

Çünkü düzgün işleyen demokrasilerde basının siyasi otoriteyi temsil edenler tarafından -eleştiri değil- teşhir edilmesi, hedef haline getirilmesi, basına ve basın çalışanlarına yönelik tehditlerin hoş görülmesi, basına saldırıların uyarılara rağmen önlenememesi ve vuku bulduğunda cezasız kalması anormaldir, şaşırtıcı olmak zorundadır.

***

Başbakan Davutoğlu, ABD dönüşü uçakta saldırıyı kınamış, ama dün akşam saatlerine dek Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan bir üzüntü beyanı dahi gelmemiştir.

Oysa devletin en üst makamından gelecek bu tür beyan, hedef gösterildiğinde ateş başına vuran zorbaların aklını başına getirici, sakinleştirici, ülkedeki gilimi giderici bir işlev görebilir.

Herhalde basını ve özel olarak Doğan Grubu'nu adeta "haftalık olağan" teşhir ve hedefe koyma seanslarından siyasi bir çıkar beklenmemektedir.

Yakalanan dört saldırganın, ikisinin AK Parti Fatih İlçe üyesi, yine ikisinin özel güvenlikçi, üçünün uyuşturucu ve tehdit gibi suçlara bulaşmış ve dördünün de Van'ın Gevaş ilçesinden olduğu bildirilmiştir.

Bu bir tesadüf değil, bir kasıt değil, velev ki AK Parti'ye bir kumpas bile olsa üzerine gidilmek zorundadır.

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan, basının siyasi nedenlerle baskı ve saldırı gördüğü örneklerinin Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne değil, Rusya, Türkmenistan, İran, Suudi Arabistan hattına yaklaştırdığını görüyor olmalı.

Özellikle de dün Meclis açılışında değindiği 15-16 Kasım G20 Zirvesi öncesinde dünyanın dikkatinin Türkiye üzerinde her zamankinden fazla olduğu şu günlerde.

Her seçim ortamında bağımsız kalmaya çalışan basını rakip siyasi parti yerine koyup teşhir ve hedef gösterme seanslarından belki kısa vadede belki safları sıklaştırma işlevi umanlar olabilir, uzun vadede ateşle oynamaktan farksızdır.