Sancılar içindeki hukuk

AK Parti'nin TMMOB'nin yetkilerini budamak istemesi bugünün işi değil, ama son kararda Gezi Parkı'nın rolü olduğu siyaset kulisinde konuşuluyor.

Hayır, Danıştay’daki başkanlık seçimlerine aday çıkmamasından söz etmeyeceğim, oradaki durum kendisini anlatıyor zaten.
Türkiye’de yargıyla iktidarların sancılı ilişkisinin AK Parti’ye özgü bir durum olduğundan da söz etmeyeceğim; yargı her dönem Türk sisteminin en sorunlu bölgesi olmuştur.

Ancak son zamanlarda yargıdaki sorunlu örnekler artık o kadar birikmeye başladı ki, bardağı taşıran damla misali, en kolaylıkla çözülebilecek, dışarıdan basit görünen bir konudan taşacak endişesine yol açıyor. Tıpkı başka alanlarda meydana gelen birikimlerin, Gezi Parkı olayında gelişmelerin polisin ilk baştaki orantısız güç kullanmasıyla (Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın deyişiyle) ‘çığırından çıkmasında’ gördüğümüz gibi.

Uzun tutukluluk süreleri üzerine süren son tartışma buna örnek. Ergenekon (ve bağlantılı) davalarla KCK davalarında mahkûmiyet olmadan uzayan tutukluluk süreleri ve savunma hakkına getirilen kısıtlamalar, yalnızca Avrupa Birliği’nin Türkiye İlerleme Raporu türünden uluslararası belgelerde değil, içeride de yıllardır eleştiri konusu. Muhalefet partileri bir yana, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç da (seçilmiş milletvekillerinin mahkûmiyet kararı olmaksızın içeride tutulması dahil) uygulamaları onaylamadıklarını defalarca söylediler. Ne yazık ki hükümet cephesinde bir yankı bulmadı bu eleştiriler.

Geçen hafta Anayasa Mahkemesi, 3’üncü yargı paketinde yer alan ve ulusal güvenlik gerekçesiyle tutukluluk sürelerini 10 yıla dek uzatan hükmü iptal etti. Karara ve Kılıç’ın Milliyet’ten Fikret Bila’ya isteyen yargıcın hemen uygulayabileceği yorumuna karşın, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, yine Bila’ya hemen ertesi gün bu kararı bir yıl boyunca uygulama zorunluluğu olmadığı yolundaki demeci verdi. Bu durumda uygulayacak yargıç çıkıp çıkmayacağını tahmin etmek bize düşmez belki ama bir yıl sonrasının tam da 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleri atmosferine denk düşeceğini biliyoruz.

Bir başka garip tablo da Taksim’deki palalı saldırgan durumunda gözlendi. Omzunda çantasıyla önünde sakince duran ‘Kırmızılı Kadının’ yüzüne biber gazı sıkarak olayların alevlenmesine neden olan polisin bir meslektaşı, elinde pala (adı zırh, kendisi suç aleti değil, emniyet raporuna göre) etrafa saldıran, kendisinden kaçan bir kadının sırtına tekme atan, insan yaralayan saldırganı, adeta yalvarırcasına ikna etmeye çalışıyordu yayımlanan görüntülerde. Bu saldırganı serbest bırakan mahkemeler, (kırıp dökmeleri saymıyorum) barışçı protesto haklarını kullananları tutuklamakta fazla mesai yapıyor neredeyse. Başbakan Yardımcısı Arınç ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin de (Radikal’den Deniz Zeyrek’e verdiği demeçte) mahkemenin bu kararına tepki gösterdiler ama değişen bir şey olmadı. Gezi Parkı’ndaki performanstan dolayı ikramiye alan polis ise daha bir atılgan gidiyor göstericilerin üzerine. Gösterilerde öldürülenlerin sayısının dün 5 kişiye yükseldiğini hatırlatalım.

Son, ama ne yazık ki sonuncusu olmayacağı endişesine yol açan bir örnek de Meclis’ten geldi. AK Parti bir son dakika manevrasıyla TMMOB’nin proje onaylama yetkisini elinden alıp Çevre Bakanlığı’na verdi. AK Parti’nin TMMOB’nin yetkilerini budamak istemesi de bugünün işi değil, ama bu son kararda TMMOB’nin Gezi Parkı protestolarına verdiği desteğin rolü olduğu siyaset kulisinde konuşuluyor; CHP’ye göre, hükümet TMMOB’den böylece ‘intikam’ aldı.

Meclis Başkanı Cemil Çiçek, bütün bu sorunların, yazımı yılan hikâyesine dönen yeni anayasa ile giderilebileceğine inancı canlı tutmaya çalışıyor. Tek tıkanma noktasının Başbakan Tayyip Erdoğan’ın daha çok yetki ve daha az denetimle başkanlık arzu etmesi olmadığını anlatıyor; haklı noktaları da bulunuyor. Ancak yeni ve sivil bir anayasa yazımı umutları ne yazık ki sönmek üzere... Yargıdaki sorunlar ise artmakta ve kaderi anayasa çalışmasına bağlanamayacak süratle birikiyor.