Şapka, Demirel, asker ve iktidar

Demirel, Erdoğan'ın 'şapka' göndermesini aldı: Bırakıp gitmeseydim, asker Meclis'i kapatırdı. Emekli etseydim, 27 Mayıs tekrarlanırdı, ordu bugünkü gibi değildi

Başbakan Tayyip Erdoğan, 8 Kasım’da önce TRT’de sonra AK Parti’nin İstanbul’daki toplantısında asker-hükümet ilişkisi üzerine daha önce söylenmemiş önemli sözler söyledi.
TRT’deki programda ‘Askeri darbe endişesi, baskısı duyuyor musunuz?’ mealindeki soruya cevabı şu oldu: “Ben böyle düşünmedim. Bis hissin içinde olmadım. Bundan önce olduğu gibi de kalkıp, bırakıp gitmem. Gereğini yaparım.”
Bu yayından birkaç saat sonraki konuşmasında ise şu bölüm dikkat çekiciydi: “Bu ülke demokrasiye yönelik müdahale ve tehditlerle karşı karşıya kaldı. Ve bazıları vicdanı hiç sızlamadan bu ülkeyi bunlara teslim etti. Fötr şapkalarını alıp kaçanları bu ülkede çok gördük.”
Başbakan böylece 1- Bir askeri müdahale ihtimali görnediğini, görmek de istemediğini, 2- Böyle bir durumun olması halinde de direneceğini, teslim olmayacağını dosta düşmana ilan ediyordu.
Direnmeden teslim olma örneği olarak ise, ‘şapka’ örneği ile Süleyman Demirel’in askerlerin 12 Mart 1971 muhtırası karşısında  hükümeti ‘Şapkasını alıp giderek’ bırakmasını kastediyordu.
Aslında Demirel, 12 Mart muhtırası sırasında başına gelenleri, Cumhurbaşkanı Cevdet
Sunay tarafından -üstelik yasayla kendisine bağlı- MİT Müsteşarı Fuat Doğu aracı yapılarak nasıl perdelenerek görevi bırakmaya zorlandığını daha önce ayrıntılarıyla anlatmıştı. (Radikal 19 Ağustos 2007)
Buna karşın o gün bu gündür, neden askere direnmeden şapkasını alıp gittiği, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve kuvvet komutanlarını emekliye sevk edip darbeyi bastırmadığı hep soruldu.

Demirel: Erdoğan ne yapardı
Bu soruları, Erdoğan’ın şapka göndermesiyle Demirel’e yöneltince şu cevapları aldık:
* “Başbakanın şapka diyerek beni kast ettiği şüphe götürmez. Bu göndermeyi yapan muhterem Başbakan dünkü güneşle, bugünkü çamaşırı kurutmaya çalışıyor. Şapka, 63 yıllık çok partili hayatımızdaki buhranlardan birine tekabül eder; o da 12 Mart 1971 muhtırasıdır. 

* “Ondan 11 yıl önce, 27 Mayıs 1960’ta Türk Silahlı Kuvvetleri tabanından gelen bir hareketle seçilmiş Meclis, seçilmiş hükümet ortadan kaldırılmıştır. Anayasa çiğneniyor bahanesiyle, Anayasa ortadan kaldırılmıştır. Yeniden seçim olup 1965’te biz yüzde 53 oyla iktidara geldiğimizde zor bir dönemdi; devletle toplum arasında ayrılık fazlaydı. 1969’da yeniden iktidar olduk, ona rağmen muhtıra geldi.

* “Muhtıra diyor ki, hükümet istifa etsin, parlamentodan tarafsız isimlerle hükümet kurulsun. Bir de yaptırım maddesi var. Hükümet bunu dikkate almazsa, ertesi gün parlamento kapatılacak. Parlamentodan bir tek itiraz sesi çıktı; o da bizim (Adalet Partisi) milletvekilimiz Kadri Erogan. Muhalefette, Bülent Ecevit ‘Bu bana karşıdır’ dedi çekildi. Cumhurbaşkanı ‘Beni aştılar’ dedi, çekildi. Hükümet yalnız kaldı. Nasıl emekli edecektik? Cumhurbaşkanı yoktu ortada. Kaldı ki, emekli edebilseydik muhtemelen ordunun içinden gelen bir hareketle bir 27 Mayıs daha olacaktı. Ordu bugünkü gibi değildi.

* “O günkü koşullar altında yapılacak şey, en az zararla bu işi bitirmekti. Biz zarar gördük, ama milleti kurumlarla karşı karşıya getirmedik, parlamentoyu kurtardık. Zamanın getirdiği şartlar başkadır. Bizim yaptığımız dışında bir şeyi o koşullarda kimse yapamazdı. Şimdi Başbakan ‘Biz öyle yapmazdık, gereğini yapardık’ diyor. Ben de soruyorum: Gereği neydi? O koşullarda sen ne yapardın? Adını sormuşlar, ‘Mülayim’ demiş. Sert olsan ne yapardın?”

Erdoğan, Başbuğ’a ne diyor?
Demirel, kendisine has Uslubuyla Erdoğan’a o koşullarda ne yapacağını soruyor ama, Erdoğan aslında bugünkü koşullarda tepkisiz kalmayacağını göstermiş bir Başbakan oldu.
12 Mart ile karşılaştırmak belki doğru değil, ama Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi tartışmasının doruğunda, tam CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne gittiği gün, Genelkurmay’ın 27 Nisan’daki e-muhtırasını Erdoğan’ın cevapsız bırakmaması ve Gül’ü -oylarını artırdığı bir seçim sonrası Cumhurbaşkanı seçtirmesi bunu gösteriyor.
Yine de Erdoğan, TRT programında kendisine Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’u görevden almasını isteyenler hatırlatıldığında bakın ne diyor:

* “Bu tür şeyler karşısında darda ve zorda kalıyoruz. Biliyorsunuz Genelkurmay Başkanı Başbakan atamasıyla gelmez. Bakanlar Kurulu’nun teklifi ve Cumhurbaşkanı’nın onamasıyla gelir.
Peki bunun tam aksi olması halinde durum ne olur? Askeri yargıya itiraz eder. Atılacak adımları da ülkenin birliği, bütünlüğü için hassasiyetle sürdürmek lazım.”
Demek ki, Erdoğan kendi koşulları içinde askere ‘dik durma’ eğiliminde bir Başbakan olmasına karşın, o kadar da gözü kara gitmiyor; yönetmesi gereken koca bir ülke var çünkü.
Buna karşın Başbuğ’a, medya aracılığıyla mealen şunu söylüyor: 

1-
Erdoğan, askerin her türlü hareketi yapma ihtimaline karşı, Başbuğ’un görevden alınması araştırması dahil direniş hazırlıklarını yapıyor; 

2-
Ancak o da tıpkı Demirel gibi, iş devletle halkın karşı karşıya gelmesine varsın istemiyor,

3- Bu amaçla Başbuğ’dan işi herkes için kolaylaştırmasını, gerilimin düşürülmesini istiyor.
Zanlı durumdaki ordu mensuplarının yargı karşısına çıkmasıyla gerilim düşecekse, hazır birbirleriyle konuşuyorken Erdoğan’ın da Başbuğ’un da bu durumu -her iki tarafın
hariçten gazelcilerine aldırmadan iyi değerlendirmesinde yarar var.