Siyasi gerilim de basın üzerindeki baskı da artıyor

Basın üzerine baskı kurma çabaları, basını tek tipleştirme çabaları demokrasinin daha iyi işlemesine yardımcı olmaz, tam tersine siyasi gerilimin, kutuplaşmanın daha da artmasına neden olur.

Bağımsız mahkemeler gibi, özgür basın da bir gün herkese lazım olur.

***

Zaten gergin biten bir günü bitirip işten evlere dağılıyorduk, 6 Eylül akşamı binaya yapılan saldırının etkisi hâlâ hepimizin üzerindeydi.

Hürriyet okur temsilcisi Faruk Bildirici, PKK’nın 5 Eylül Dağlıca katliamı sonrasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ATV’deki ısrarlı “400 milletvekili” sorularına verdiği yanıtı ve yanıtın ilk anda Hürriyet internet sitesinde veriliş şeklini incelemiş, bir sonuç varmıştı.

Haberin “son dakika” olarak veriliş şeklini “sorunlu” bulmuştu. Haberin üst editörler tarafından fark edilip kaldırılması, Dağlıca haberlerinin sıcaklığı içinde 10 dakika almış, ama kaldırılmıştı. Yani Erdoğan ve AK Partililerin söylediği üzere “kasıt yoktu” ama “hata vardı”.

***

Hürriyet de bu durumu “üzüntüyle karşıladığını” söyleyen bir açıklama yapmıştı.

Konunun kapanacağını umut ediyordu binadaki herkes.

Yanılmıştık, bitmemişti.

***

Gazeteden gelen haberle yoldan döndük çoğumuz, iki gün içinde ikinci saldırı başlamıştı.

Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin ve İcra Kurulu Başkanı Ahmet Özer, saldırının başladığı sırada henüz binadan çıkmamışlardı.

Daha ilk saldırıdan kalan bir polis aracı ve kendi güvenlik görevlilerimiz saldırganların binaya girmesine engel olmuş, ama girişe ağır tahribat vermesine engel olamamıştı.

***

Oraya damperli kamyonlarla, servis otobüsleriyle taşınmışlardı.

Belli ki çoğu, dün Selahattin Demirtaş’ın HDP binalarına saldırıp tahrip edenlere söylediği gibi, cebinde çay parası, dolmuş parası olmayan yoksullardı.

Çoğunun Hürriyet gazetesini okuduğu, ağız dolusu küfrettirildikleri Aydın Doğan’ın kim olduğunu, oranın İstanbul’un neresi olduğunu bildikleri de su götürürdü.

Mesela TIR çekicileriyle gelmişlerdi. O devasa araçlar gerekirse giriş çıkışları kapatmak, ya da nizamiyeyi yıkıp geçmek için mi getirilmişti? Bilemiyoruz, ama bunun o kadar masum bir protesto olmadığı, perde arkasında birilerinin bir şeyler tezgâhladığı anlaşılıyordu.

***

Sonra takviye polis birlikleri geldi. Yakınlarda, Bağcılar’da çatışmalar olduğunu söylediler. Daha o gün Iğdır ve Tunceli’den 14 meslektaşlarının PKK saldırılarında şehit edildiği haberini almışlardı.

Ama ortalığı kırıp döken, orada hâlâ olmadık taşkınlıklar yapıp taş fırlatan göstericileri gözaltına almaya çalışmıyorlardı.

Bir süre sonra dağılıp gittiler. Birileri “Osmanlı Ocaklarındanmışlar” diye bir söz attı ortaya, kanıtlamanın da bir yolu yoktu, o sırada bir önemi de.

Zaten fazlasıyla gergin bir geceydi. HDP’nin çoğu parti binası, Ankara’daki genel merkez dâhil olmak üzere sağcı gruplarca basılmış, ateşe verilmiş, tahrip edilmişti.

***

O sırada Sabah gazetesi binasına da, Barbaros Caddesi üzerinde yürüyüş yapan ülkücü gruptan su şişesi, taş atıldığı, yani protestonun kısmen şiddete dönüştüğü haberleri de geliyordu.

Demek ki bugün bana, yarın başkasına durumu aynen geçerliydi. Medyaya yönelik şiddeti kınamak, karşısında durmak gerekliydi, çünkü her kesimden gazeteyi etkisi altına alabiliyordu.

Hükümet cephesinden ilk resmi açıklama işte o sırada geldi. Başbakan Ahmet Davutoğlu, medya ve parti binalarına saldırıların kabul edilemeyeceğini, önlem alınacağı mesajını yayınladı.

***

Dün sabah önce Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un açıklaması geldi.

Kurtulmuş, medyaya yapılan saldırıları kınadı, üzüntü duyduğunu söyledi.

Ardından Hürriyet’e yapılan saldırılara dair 6 kişinin gözaltına alındığı haberi Anadolu Ajansı’na düştü; iki de ruhsatsız silah bulunmuştu onlarla beraber; biz o an bilemezdik, ama meğer adamlar silahlı da olabilirmiş karşımızda.

***

Türkiye 1 Kasım’da ilk defa “yeniden” seçim yapacak. Durum gergin.

Siyasi parti liderleri bir yandan Türk-Kürt çatışması tehlikesinden söz eder, kutuplaşmadan yakınırken diğer yandan –CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu istisnasıyla- birbirlerini en sert şekilde suçluyorlar.

Böyle dönemlerde halkın haber alma hakkını özgürce kullanması, haberlerin yerini söylentilerin, dedikoduların, komplo teorilerinin almasının önündeki en iyi çaredir.

***

Basın üzerine baskı kurma çabaları, basını tek tipleştirme çabaları demokrasinin daha iyi işlemesine yardımcı olmaz, tam tersine siyasi gerilimin, kutuplaşmanın daha da artmasına neden olur.

Özgür basın, tıpkı özgür yargı gibi, gelişmiş demokrasilerin olmazsa olmaz koşuludur.

Basını baskı altına alıp tek tipleştirmeye çalışanlar geçmişte de oldu, bir süre bunu başardıklarını sandılar da, eminim bugün “keşke yapmasaydık” diyorlardır.

Bağımsız yargı da, özgür basın da bir gün herkese lazım olur, unutmamak lazım.