Siyasi İslam'ın yükselişi ve düşüşü

Olumlu senaryo, Müslüman dünyasında, inanca saygılı laik hareketlerin doğup demokrasiyi benimsemesi olur.
Siyasi İslam'ın yükselişi ve düşüşü

Siyasi İslam’ın bir toplumsal hareket olarak miladını, 1928’de Hasan el Benna’nın Mısır’da İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler-MK) teşkilatını kurması olarak almak mümkün. Bir yönüyle yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924’te (1517’de Türklerin Mısırlılardan almış olduğu) halifeliği sürdürmemesine tepkidir; amaçlarından biri de halifeliğin canlandırılmasıdır.

Ama uluslararası bir güç çarpanı olarak sahnede yükselişini, İran İslam Devrimi ile değil, Pakistan’daki darbeyle başlatmak mümkün.
Temmuz 1977’de Pakistan’da Orgeneral Ziya ül-Hak, Başbakan Zülfikar Ali Butto’yu devirerek iktidara el koydu. Ziya’nın darbesi Pakistan’ı adım adım radikal İslamcı gruplara ev sahipliği yapan bir nükleer güç olmaya götüren gelişme oldu.

Ardından Nisan 1978’de Sovyet orduları Afganistan’a girdi. Bu, Sovyet yanlısı bir hükümet darbesinin ardından gerçekleşti. ABD başta olmak üzere Batılı istihbarat servislerinin (Asıl olarak ABD ve Suudi servislerinin işbirliği ama Fransızları da unutmamak lazım) desteğiyle başlayan mücahit direnişi, içinden bugünkü Taliban ve El Kaide gibi örgütleri çıkardı.
(Siyasi İslam ile olmasa da dinin siyasette yükselişine dair önemli gelişme Ekim 1978’de o zamanki Varşova Paktı’na ev sahipliği yapan Polonyalı Karol Josef Wojtyla’nın John Paul II adıyla Katolik dünyasının başına papa seçilmesidir. İleride Sovyetler’in yıkılışına gidilecek yol böyle açılmıştır. Aynı çerçevede 1977 Mayısı’ndaki seçimlerde İsrail’de din siyaseti güden Likud partisinin ilk kez iktidar olması da sayılmalıdır.)

Radikal kutup
Geliyoruz Paris’te sürgünde bulunan İranlı dini lider Ayetullah Humeyni’nin 1 Şubat 1979’da Tahran’a dönüşüne. Bu gelişme İran İslam Devrimi’nin resmi başlangıcı sayıldı; aynı zamanda Afganistan’da yükselen Sünni radikalizme karşı Şii radikal kutubu ortaya çıkardı. (Aynı gün İstanbul’da Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi işinden evine giderken öldürüldü. Bu olay Türkiye’de çatışmaların 12 Eylül 1980 darbesine doğru önü alınamaz bir boyuta tırmanmasının başlangıcı sayıldı. Bir ay kadar önce, 24 Aralık 1978’de Sünni-Alevi karşıtlığı görüntüsünde müthiş bir katliam sonrası sıkıyönetim ilan edilmişti.)

Zincirin sonraki halkasında, 16 Temnuz 1979’da Irak’ta Hasan el Bekir’in yardımcısı Saddam Hüseyin tarafından devrilerek Saddam’ın iktidara geçişini görüyoruz. Buradaki kritik nokta, Saddam devirmemiş olsaydı, el-Bekir’in 1970’te bir darbeyle işbaşına gelmiş olan Hafız el-Esed ile Baas partileri aracılığıyla Suriye-Irak birleşmesini hazırlıyor olmasıdır.

İran Devrimi, Suriye’deki Nuseyri yönetimine can vermiş, Şii çoğunluğun başında Sünni aşiretlere dayanan Saddam bundan çekinmiştir. Siyasi İslam’ın Sünni-Şii kutuplaşmasının ilk sonucu, Türkiye’de 12 Eylül darbesinden 10 gün sonra başlayan Irak-İran savaşıdır.
Bundan bir süre önce, 30 Temmuz 1980’de İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesinin siyasi İslam’ın radikalleşmesi üzerinde yaptığı etkiyi de kayda geçmek lazım. Keza, Suriye’deki Baas rejiminin 1982’de Hama ve Humus’ta binlerce MK taraftarını öldürdüğü katliamı ve aynı yıl İsrail’in Lübnan’daki Filistin kamplarını dümdüz etmesini de. (O kampların bir kısmına, daha sonra PKK yerleşti ve 1984’te İran-Irak sınır bölgesindeki boşluğun da etkisiyle Türkiye’ye karşı silahlı eylemlere başladı.)

Afgan macerası
Sovyetler’in Afganistan macerası on yıl sürdü; 1989’daki bitişinden bir süre sonra Varşova Paktı da Sovyetler de dağıldı. Geriye Suudiler tarafından örgütlenip eğitilmiş CIA tarafından Stinger dahil modern silahlarla donatılmış mücahitler kaldı. Taliban ve El Kaide altında bir ayağı Pakistan’daki örgütlenmeler kısa sürede ABD ve Batı’ya cephe aldı. El Kaide’nin 11 Eylül 2001’deki ABD saldırısı, siyasi İslam’ın şiddete kaymış halinin doruğunu oluşturdu.

Bu arada Tahran, İslam Devrimi’ni dünyaya ihraç etme çizgisinden İran’ın milli çıkarlarını Şii radikalizmi üzerinden savunan bir yeni-milliyetçilik geliştirmişti.

Aynı sırada Türkiye’de, yasaklanmış Milli Görüş çizgisinden çıkan revizyonist bir hareket, AK Parti adıyla yükselişe geçmişti. Geleneksel İslamcı siyasetten Avrupa standartlarında demokrasi ve ekonomi talebiyle ayrışıyor, silahı reddedip sandığı esas alıyor, kendisine ‘Muhafazakâr demokrat’ denmesini istiyordu. Bir sonraki yıl seçimi kazanıp iktidar oldu.

AK Parti hareketi, 2000’lerin ortalarından itibaren Müslüman Kardeşler içindeki ılımlı kanatları etkilemeye başladı. Buralarda da sandık yoluyla iktidar olma hevesi, 2010’da başlayan Arap Baharı rüzgârıyla yükseldi. Bu durum, AK Parti’nin başındaki Tayyip Erdoğan’ın da bölgede siyasi İslam merkezli gelişmelerle daha yakından ilgilenmesine, belki fazla iç içe olmasına yol açtı. Ancak Arap Baharı Mısır ve Suriye’de kısa sürede inişe geçmeye başladı. Bu arada da El Kaide türünden silahlı hareketler, genç ve intikamcı tabanda yayılmaya başladı.

Geldiğimiz aşama budur. Siyasi İslam’ın, silaha doğru kaydıkça meşruiyetini de geniş kitlelerle bağını da yitirmesi beklenmelidir. Olumlu senaryo, Müslüman dünyasında, inanca saygılı laik hareketlerin doğup demokrasiyi benimsemesi olur. Olumsuz senaryoyu kimse düşünmek dahi istemiyor.