Suriye için formül aranırken Türkiye...

Dünya yeni bir Suriye formülü arayışında, çünkü kimsenin istediği tam olarak olmuyor, uzlaşma zorunluluğu ortada.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun New York sehayatine davet ettiği gazetecilere söylediği bir şeye katılmamak mümkün değil: Şu an bir kilitlenme hali var.

Bu saptama tabii özel bir dış politika bilgisi gerektirmiyor, gelişmelere izleyen herhangi bir gazete okuru da aynı saptamayı yapabilir, dünya da buna katılmayacak bir siyasetçi de her halde yoktur.

Zaten bu nedenle ki, ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in buluşmalarına çevrilmiş durumda bütün gözler; mesela Davutoğlu’nun BM Genel Kurulu’nda yapacağı ve ne diyeceği zaten belli olan konuşmaya değil.

***

Tabii Davutoğlu’nun bu yerinde “kilitlenme” saptamasının bir anlamı da var.

O da dört yılını dolduran ve Batı aleminin sonunda göçmenler Avrupa kapılarını zorlamaya başlayınca kendisine geldiği Suriye iç savaşı üzerine ürettiği bütün formüller çökmüştür.

Amerikan, Rus, Suud, İran ve tabii Türk hükümetinin ürettiği formüllerin, hatta Cenevre görüşmelerinin sonuç alamadığı ortadadır, arayış da zaten bu yüzdendir.

***

Davutoğlu’nun meslektaşlarımıza söylediğine göreyse, çözüm bulunmamasının tek nedeni Türk hükümetinin dediklerinin dünyanın geri kalanı tarafından kabul edilip uygulanmamış olmasıdır.

Bilindiği gibi Suriye siyaseti hükümetin dış politika kuramcısı olarak Davutoğlu tarafından kurgulanmış, dönemin Başbakanı, şimdi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından yürürlüğe sokulmuştur.

Beşar el Esad’ın Ankara’nın “Reformları kabul et, yanında yer alalım” önerisini reddettiği (Davutoğlu’nun ifadesiyle) 2011 Eylül’ünden bu yana AK Parti hükümetlerinin Suriye formülü Esad olmasın, ne olursa olsun şeklinde özetlenebilir.

***

Bu formül, dört yıl kadar sonra 23 Eylül 2015’de Merkez Camii’nin yeniden açılışına davet edildiği Putin ile görüşmesinden bir gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından, “Ama sonrasında olmaz” kaydıyla birlikte “Geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme gibi bir şey olabilir” sözleriyle değişmiştir.

Ya da biz öyle sanıyorduk.

Çünkü Davutoğlu, Erdoğan’ın bu sözlerinden iki gün sonra New York’ta şunları söylediğini öğreniyoruz: “Geçiş yönetiminde Esad’ın işbaşında olmasının geçiş yönetimini, geçiş yönetimi olmaktan çıkartacağı kanaatindeyiz. Bu durum kalıcı bir statüko oluşturur kanaatindeyiz. Bu konuda kanaatimiz değişmedi.”

***

Yani? Yani Türkiye’nin tezleri Davutoğlu’na göre doğruluğunu ve geçerliğini korumaktadır.

Sorun bunun doğruluğna ikna olmayan dünyanın geri kalanındadır.

Bunu içeride ve dışarıda görmeyenler, Türk hükümetinin düşünce ufkunu, bölge deneyimini ve iş yapabilme gücünümaalesef fark edemeyenlerdir.

***

Mesela IŞİD’e karşı savaşta Türk Silahlı Kuvvetleri’nden subayların da Davutoğlu’nun emriyle yerini aldığı ABD Merkezi Komutanlık (CENTCOM) 25 Eylül günü “eğit-donat” programının duvara tosladığını adeta ilan eden bir açıklama yapmıştır.

Malum Türkiye ve ABD yetkilileri “ılımlı Suriye muhalefetinden” mücahitlere (Tıpkı Ürdün’de olduğu gibi) Türkiye’de de askeri eğitim verip bunları silahlandıracaklar, onlar da Suriye’ye sızıp IŞİD ile (ve sadece Ankara’nın açıklamalarına göre) Esad rejimiyle mücadele edeceklerdi.

Beş bin kişi beklenirken gelen (ve nedense Türkmen oldukları basına sızdırılan) bir kaç yüz kişiden eğitilip silahlandırılan 75’i, 21 Eylül’ü 22’ye bağlayan gece sınırı geçer geçmez, daha doğrusu geçebilmek için ellerindeki silah ve mühimmatın dörtte birini El Nusra’ya teslim etmişlerdi, CENTCOM’a göre.  

***

Davutoğlu ise New York’ta sözde “ılımlı güçlere” yönelik “eğit-donat” programına güçlendirerek devam edilmesi gerektiğini söylüyodu.

Gerçi aynı konuşmasında, ABD’yi PYD’ye tavır almaya çağırırken “El Nusra’nın DEAŞ’e karşı çarpışması onu meşrulaştırır mı?” diye soruyordu da.

Hükümet Batılıların “Bugün bana ateş etmeyen İslamcı militanlar ılımlıdır, yarın silah bana dönerse radikal sayılır, o zaman yeni ılımlılar buluruz” oryantalist miyopluğundan mı yararlanıyor, yoksa gerçekten bu kadar naif mi düşünüyor? Anlamak zor.

***

İşin Kürt boyutuna gelince...

Davutoğlu’nun ABD’yi (PKK ile insan ve silah kaynakları bakımından) PKK’dan farksız olarak tanımladığı PYD’ye karşı tavır alma çağrısı yaptığı sırada, PYD yetkilileri Cerablus’u İslamcı militanlardan almak için –üstelik ABD desteğiyle- bir harekat başlatmak üzere olduklarını ilan etmektedir.

PYD’li Salih Müslim, Esad diktatörlüğünden kötüsünün Esad’ın yerine IŞİD’in geçmesi olduğunu söyleyerek, aslında ABD’den Almanya’ya, Suudi Arabistandan İsrail’e kadar pek çok yönetimin açıkça söylemekten çekindiğini ifade etmektdir.

Ve hükümetin –PYD eline geçmesini kesinlikle istemediği- Cerablus ile Marearasındaki 45 kilometreye 98 kilometre “IŞİD’den arınmış bölge” kurarak buraya “ılımlı muhalifleri” yerleştirme fikrine açık destek veren müttefki henüz yoktur.

***

Çünkü, Davutoğlu da söyleüyor, müttefikler, buraya yerleştirilecek mültecileri “koruyamayacaklarından” buranın ikinci bir “Serebrenitsa” olması çekincelerini öne sürmektedirler.

Bunun anlamı açıktır: Müttefikler bu bölgeye IŞİD ayrı, ama Suriye rejim güçlerinden bir saldırı olursa, kıllarını kıpırdatmayacaklarını söylemiş olmaktadırlar. Kimsenin bu nedenle (tıpkı Uklrayna’da görüldüğü üzere) Rusya ile çatışmayı göze almayacağı anlaşılmaktadır.

Davutoğlu’nun “ılımlı”güçlerinin burayı üs yaparak Esad güçlerine saldırmasının, diğer ülkeleinde işin içine çekmesi bir yana, buraya yerleştirilmesi düşünülen mültecileri hedef yapma endişesi de cabası.

Davutoğlu işte tasarım aşamasında bu sorunları yaşayan bölgeye, Van depremi sonrasında TOKİ tarafından kurulan yeni şehirler inşasını önererek hükümetinin uzun vadeli ufkunu gösterme gayretindedir.

***

Ama hükümetin Suriye politikasını, sadece Batı değil, dünyanın geri kalanından ayıran sanırım en önemli ifade, Davutoğlu’nun “Biz sınırlarımızda DEAŞ’ı da görmek istemiyoruz, Suriye rejimini de” cümlesidir.

Suriye yeniden kurulursa orada Esad’a yer olmadığını ABD ve Batı Avruplaı liderler de söylemektedir; en son dün Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande söylemiştir.

Ancak BM Anlaşmasından kaynaklanan nedenlerle şu anda rejimi yıkma siyaseti izlememektedirler; bunu yalnızca kuzey komşusu Türkiye’nin liderliği açıkça istemektedir.

Esad diktaörlüğünün açık savunucuları olan Rusya ve İran ise bu tutumun karşısında açık tavır almaktadır.

***

Nitekim hükümetin İncirlik üssünü ABD-liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona açıp tam üye olmasından sonra Rusya da Suriye’de Tartus üssüyle sınırlı olan askeri varlığını artırmıştır. İran ise Hizbullah üzerinden kapalı faaliyetlere girmiş durumdadır.

Rusya’nın ABD’ye IŞİD’e karşı önermekte olduğu ortak koordinasyonda Esad’ın da devrilmesine yer olmayacağı ortada görünüyor.

Çünkü IŞİD, Rusya için kendi Müslüman nüfusu açısından da öncelikli tehdittir.

***

Rusya ABD’ye “Önce IŞİD’i halledelim, sonra Esad’ın gideceği zemini konuşalım” der gibi.

Dünya yeni bir Suriye formülü arayışında, çünkü kimsenin istediği tam olarak olmuyor, uzlaşma zorunluluğu ortada.

Türkiye’nin mülteciler konusunda haklı zemini ortadayken, hükümetin bu bilinçle hareket etmesinde, ideolojik pozisyonda ısrar nedeniyle insani boyutta kazanılmış siyasi üstünlüğü elden kaçırmamasında yarar var.