Suriye krizi AB fırsatına dönüşebilir mi?

Türkiye'nin AB ile yakınlaşmasından Almanya'nın da Türkiye'nin de AB'nin de, bir zamanlar bu yakınlaşmaya sevinen Ortadoğu halklarının da ve elbette Suriye'li mültecilerin de yararı olur.

Dün İstanbul’da önce Başbakan Ahmet Davutoğlu, ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüşmeden tam üç gün önce, 15 Ekim’de Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in ne dediğini hatırlıyorsunuz değil mi?

Suriyeli mültecilerien Avrupa Birliği’ne akınını önlemek için Türkiye’den alınması istenen ek önlemlerle, Türkiye’nin AB üyeliği konusunun ilişkilendirilmemeliydi.

Bunu Türk liderlere de söylemeye geliyordu.

***

Dün, 18 Ocak’ta Davutoğlu ile ortak basın toplantısında ne dedi?

Türkiye’nin öne çıkardığı (tamamı olayı AB ile üyelik sürecine bağlayan) dört noktaya da hak veriyordu, bunu diğer AB üyelerine de aktaracaktı.

Erdoğan ile görüşmesi sonrasındaysa, Türkiye AB ilişkilerinin ilerletilmesi konusunda mutabık kalındığını açıkladı.

***

Oysa bir kaç gün önce Avrupa basınında yayılan hava daha başkaydı.

Türkiye’ye paranın ucu gösterilecek, AK Parti hükümeti açısından 1 Kasım seçimi öncesinde sıkıntı kaynağı olabilecek eleştirilerle dolu İlerleme Raporu’nun ertelenmesi ve içine yeni vaatler eklenmesi için göz kırpılacak, belki Kıbrıs Rum hükümetinin engellemediği bir iki faslın açılmasına yeşil ışık yakılacaktı.

Türkiye de bunun karşılığında hâlâ onay bekleyen (ve mülteciler sorunu için kilit önem taşıyan) Geri Kabul anlaşmasını onaylayacak, böylelikle 2017’de iş adamları ve üniversite ile sınırlı vize kolaylıkları sözü alacak ve polisiye önlemlerle mültecilerin Yunanistan ve Bulgaristan’a geçişine mani olacaktı.

Evet, Merkel’in söylediği Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkileri bakımından orta ve uzun olumlu noktalardı ama kısa vadede Alman kamuoyunun ilgilendiği mülteciler üzerine bir şey söylemiyordu.

***

Bir Alman gazeteci sordu: Bunu açıklamak için mi apar topar 1 Kasım seçimleri öncesinde Türkiye’ye gelmişti?

Merkel bu insani sorunun kendisi için ne kadar önemli olduğunu filan söyledi.

Davutoğlu, tabii ki Türkiye’nin şu karabasan gibi günlerde Merkel’in ziyareti ve sonuçlarından –muhtemelen- Merkel’den daha çok memnundu, onu da gizlemedi zaten.

***

Neler olduğunu anlamak için bir kaç gün geriye gidelim.

Merkel 15 Ekim’deki o açıklamayı, aslında aynı akşam toplanacak AB Konseyi zirvesi öncesinde de yapmış oluyordu.

O zirvede saatler boyunce Suriye, mülteciler krizi ve Türkiye’nin durumu konuldu.

Toplantı 16 Ekim sabaha karşı bitti ve bir “Türkiye-AB Ortak Eylem Planı” taslağı çıktı.

***

Adı üzerinde bu bir taslaktı, onaylanmış bir şey yoktu, ama yine de Avrupa basınına “anlaşma” diye sızdırıldı.

Başbakan Davutoğlu 16 Ekim öğleye doğru “Türk vatandaşlarına Schengen ülkelerinde serbest seyahat olmadıkça, Geri Kabul anlaşması imzalanmaz” diye bir açıklama yaptı.

Aynı gün öğleden sonra Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu gazetecilere iki saat kadar süren ayrıntılı açıklamalarda bulundu.

***

Bu temasların aslında 4-5 Eylül tarihlerinde AB Dışişleri Bakanları toplantısı vesilesiyle Lüksemburg’taki temasları sırasında başladığını, AB yetkilileriyle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu süresince değişik kademelerde devam edildiği anlattı.

Aslında AB Zirvesinin toplanmasından hemen önce ve toplandığı sırada da AB Komisyonu’nun 3 üst düzey üyesi temasların koordinasyonu için Türkiye’deydi.

Yani sadece Merkel’in gelişiyle çözülebilecek gibi durmayan, daha ayrıntılı ve karmaşık bir süreç vardı ortada; Merkel’in o demeci, muhtemelen –bizde de sıkça görülen türden- iç kamuoyunu etkilemeye, “Gidip, halledip geliyorum” havası vermeye yönelik bir girişime benziyordu.

***

Sinirlioğlu gayet açık konuştu. Ne mesele dün ortaya çıkmıştı, ne sadece Türkiye ve Almanya arasında polisiye önlemlerle, öyle mültecileri toplama kampı filan kurarak çözülebilecek bir sorundu, ne de Türkiye-AB ilişkilerinden bağımsız düşünülebilirdi.

Türkiye’nin kapsamlı işbirliği için öne çıkardığı dört nokta vardı:

1-      Suriyeli mülteciler için sağlanacak (basına 3 milyar avro olarak sızdırılan) paranın AB’nin Türkiye’nn katılım süreci için ayrılacak fonlardan karşılanması söz konusu olamazdı. Bu Türkiye’nin değil, dünyanın krizi, mesele de külfet paylaşımı idi. Paranın nasıl harcanacağına da ortak komisyon karar vermeliydi,

2-      Mülteci sorununun çözümü Geri Kabul anlaşması ile kolaylaşırdı ve bu anlaşmanın onayı Türk vatandaşlarına Schengen içinde 2016’da sağlanacak vize kolaylığına bağlıydı,

3-      Altısı hemen olmak üzere müzakere fasılları açılmaya başlanmalı, Türkiye ile AB arasında fiilen buzdolabına konan üyelik görüşmeleri hızlandırılmalıydı,

4-      Türkiye, daha önce olduğu üzere, üye adayı sıfatıyla AB zirvelerine çağrılmalı, aile fotoğrafı içinde yer almalıydı.

***

Sinirlioğlu’nun açıklamasından kısa süre sonra AB Komisyonu Ortak Eylem Planı Taslağını “ad referandum”, onaya tabi, yani taslak kaydıyla internet sitesine koydu.

Evet, ortada anlaşma yoktu, ama üzerinde çok çalışıldığı belli olan bir taslak vardı.

İşte Merkel dün mültecilere ayrılacak fonlardan tutun, vize rejiminde yapılabileceklere, fasılların açıklamasından (ki Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’ni özellikle andı) zirvelere çağrılma konusuna kadar bu noktalarda Türkiye’nin tutumunu diğer üyelere aktaracağını söylüyordu.

***

Hükümet, üstelik kendi girişiminden çok Almanya’nın girişimiyle mülteci akını üzerinden Suriye krizini, AB ile fiilen donmuş ilişkilerini canlandırma fırsatına çevirebilir mi?

Başka türlü söylersek, Türkiye’nin AB ile ABD ile arasını açan Suriye iç savaşı, mültecilerin durumu nedeniyle AB ile yeniden yakınlaşmasına vesile olur mu?

Belki bu soruya olumlu yanıt vermek için vakit erken, ama neden olmasın?

***

Türkiye, Mısır ve ardından Suriye krizleriyle Orta Doğu bataklığına daldıkça AB değerlerinden uzaklaştı.

Demokrasinin 2000’lerin ilk yarısındaki AB reformları sayesinde yükselmeye başlayan kalitesi, yargı skandallarından basına saldırılara, insan hakları ihlallerine dek giderek gerilemeye başladı.

Bu durum özellikle 7 Haziran seçimleri sonrası siyasi belirsizlik, PKK saldırılarının artması ve IŞİD’in artık Türkiye’de yaygın terör eylemlerine başlamasıyla zirveye tırmandı.

***

Bu süreci Türkiye’nin AB’ye girmeyeceği tezini güçlendiren bir kanıt olarak görenlerin başında Merkel vardı.

Keza Türkiye’de demokrasi kalitesinin gerilemesine yönelik eleştirilerin yükseldiği yerlerin başında Almanya geliyordu; bu demokratik dayanışma çerçevesinde olumlu bir katkıydı.

O nedenle Merkel’in mülteciler kapıya dayanınca her şeyi unutup can ciğer olup Erdoğan’ın kapısını çalmasına hem Almanya, hem Türkiye’deki muhalif demokrat çevrelerden tepki geldi, imzalar filan toplandı.

***

Ancak gelinen noktada eğer bu kriz, Türkiye’nin AB ilişkilerinin yeniden yakınlaşmasına yol açacaksa, her musibette bir hayır vardır sözünü hatırlamamızda yarar var demektir.

Türkiye’nin AB ile yakınlaşmasından Almanya’nın da Türkiye’nin de AB’nin de, bir zamanlar bu yakınlaşmaya sevinen Ortadoğu halklarının da ve elbette Suriye’li mültecilerin de yararı olur.

AB’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin AB’ye yakın durması, Türkiye’de laik, demokratik hukuk devleti ilkelerinin işlemesini sağlayacaksa, bu ihtiyatlı iyimserlikle desteklenecek bir gelişme olur.