Suriye krizi Türkiye'yi AB'ye yaklaştırabilir

AB liderleri Türkiye ile katılım yolunda ilerleme sağlanmadıkça, mülteciler konusunda ciddi işbirliği sağlayamayacaklarını anlamış görünüyor.

Aslında çok daha çarpıcı bir başlık atabilirdim, ama içim el vermedi.

Anlatayım neden el vermediğini: Suriye mülteciler krizi nedeniyle Türkiye’yi yeniden AB radar ekranında gösteren görüşmeler, Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu’nun ifadesiyle 4-5 Eylül’de Lüksemburg’taki Bakanlar Komitesi sırasında yapılan temasla başlamış.

O tarihin hemen öncesinde ne var hatırlıyorsunuz değil mi?

Minik Aylan Kürdi’nin 2 Eylül sabahı Bodrum sahiline vuran cansız bedeni var.

Dört yıldır süren Suriye iç savaşını, Türkiye’nin 2 milyon mülteciyle uğraşmasını uzaktan seyreden Avrupa’nın, kapısına yığılan on binlerce mültecinin dramına, o talihsiz yavrunun cansız duruşuyla uyanması var.

Son gelişmelerin başlangıcı budur.

***

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sırasında hızlanan görüşme trafiğinin, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in 18 Ekim’deki Türkiye ziyareti öncesinde ciddi bir yoğunluğa ulaştığı artık anlaşılıyor.

16 Ekim sabaha karşı görüş birliği sağlanan bir “Türkiye-AB Ortak Eylem Planı” taslağı, Suriye mülteciler krizi çerçevesinde Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir canlanmanın başlangıcı olabilir, tabii iyi değerlendirilebilirse.

Merkel’in İstanbul’da Başbakan Ahmet Davutoğlu ve ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmeler ardından diğer AB liderlerine taşıyacağını söylediği dört unsur bunun işareti.

***

Hatırlayacak olursak bu dört nokta:

1-      Mültecilerin Türkiye’de kalması için kilit önemdeki yasal zemin olan Geri Kabul Anlaşması, Türk vatandaşlarının Schengen ülkelerinde serbest seyahatini de içermek üzere erkene (2016 Haziran-Temmuz) alınmasını,

2-      Mültecilerin mali yükünün paylaşılması için sağlanacak (başlangıçta 3 milyar Euro) bütçe, AB’nin Türkiye’ye ödemesi gereken katılım fonlarından değil, AB’nin mülteci sorunuyla başa çıkmak için oluşturmayı düşündüğü (ve iddialara göre 50 milyar Euroluk bir toplama ulaşabilecek olan) fonlardan sağlanmasını,

3-      Müzakere başlıklarından altısının hemen açılmasını (ki bunlar 15-Enerji; 17- Ekonomik ve Parasal Politika; 23- Yargı ve Temel Haklar; 24- Adalet, Özgürlük ve Güvenlik; 26- Eğitim ve Kültür; 31- Dış, Güvenlik ve Savunma Politikaları başlıklardır),

4-      Ve Türkiye’nin daha önceden olduğu üzere aday üye sıfatıyla AB zirvelerine davet edilmesini öngörüyor.

***

Şimdi top AB’nin sahasında ve Merkel’in ayaklarında. Almanya başbakanının diğer üyeleri ikna etmek istiyorsa hayli kol bükmesi, hayli taviz vermesi gerekebilir.

Mesela Kıbrıs Rum hükümeti daha ilk günden o fasılların bir kısmı üzerindeki vetosunu kaldırmayacağını açıkladı.

Tabii bir yandan Kıbrıs’ın birleşmesi için Türk ve Rum taraflar arasında BM gözetiminde (belki de artık sonuncu) görüşmelerin devam ettiğini de eklememiz lazım.

Kıbrıs önemli, çünkü nasıl AB tarafı Türkiye’ye verilecek mülteci sözlerinin tutulması konusunda güvenmiyorsa, Türkiye de 2004 yılında Annan Planı referandumu öncesi verilen sözlerin nasıl tutulmadığını unutmuş değil.

***

Türkiye’nin de bu süreçte yapması gerekenler var.

Arap Baharıyla Ortadoğu bataklığının içine gömülmeye başladığımızdan bu yana zaten Türkiye’yi iten AB’den uzaklaşmamış, uzaklaştıkça demokrasinin gerilemesinden, yargının durumundan basın özgürlüğüne, insan hakları ihlallerine dek yeniden gerilemeye başlayan demokrasinin kalitesinden söz etmiyorum, ona geleceğim.

Ama mesela nüfus kâğıtlarının AB ülkelerinde olduğu gibi elektronik ortamda tanımlanabilir, yaygın deyimle “çipli” olması gerekiyor.

Ve en önemlisi, Suriyeli mültecilerin (ülkelerine dönebilecek duruma gelene dek) Türkiye’de AB standartlarında barındırılmasına dair projelerin hazır edilmesi gerekiyor.

***

Gelelim demokrasinin kalitesi sorununa.

AB liderleri Türkiye ile katılım yolunda ilerleme sağlanmadıkça, mülteciler konusunda ciddi işbirliği sağlayamayacaklarını anlamış görünüyor.

Bu ciddiyetin güncele yansıması ne yazık ki Türkiye’deki demokrasinin işleyişindeki ihlallerin görmezden gelinmesi, halının altına süpürülmesi olacak gibi görünüyor.

Çünkü Başbakan Davutoğlu’nu, ama özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kızdırmak, caydırmak istemiyorlar.

***

Örneğin son gelen bilgilere göre, eleştirilerle dolu İlerleme Raporu’nun her sene olduğu gibi Ekim ortalarında değil, 1 Kasım seçimlerinden sonra açıklanacağı anlaşılıyor.

Kısa vadedeki bu endişe verici gelişme, uzun vadede Türkiye’nin yüzünü yeniden Batıya dönüp, çoğulcu, laik, demokratik hukuk devleti niteliğini güçlendirmesine yol açacaksa, ne ala.

Çünkü böyle bir durumdan sadece AB ve Türkiye değil, ümit edelim ki bir an önce feraha kavuşacak Suriye de kazançlı çıkar.

Aksi halde herkesin elinde koca bir hiç ve kötü bir tecrübe daha kalır.