Suriye krizinde iki Türkiye

Türkiye'nin Suriye krizinin insani boyutuna dair imajı ne kadar kapsayıcı ise, siyasi boyutuna dair imajı da o kadar sekter maalesef. Esad devrilsin de, sonrası kolay diyen bir tek Türk hükümeti kaldı.

Suriye krizindeki tıkanmaya, Birleşmiş Milletler zemininde yeni arayışlar hızlandı ve Türkiye’nin de artık bir karar alması gerekiyor.

Çünkü Türkiye’nin Suriye krizinde dünyaya verdiği birbirinden farklı iki görüntü var ve bu dönüm noktasında ikisi bir arada taşınabilir olmaktan çıkıyor.

Ama daha önce, müsaadenizle dün itibarıyla ortaya çıkan bir gelişmeye dair, küçük bir parantez açıp konumuzda döneceğim.

***

Gelişme dün öğle saatlerinden itibaren Ankara kaynaklı olarak fısıltı gazetesi aracılığıyla yayılan “HDP seçimi boykot edecek” iddiası.

Bu iddiayı HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’e sordum, şunları söyledi: “Böyle bir şey kesinlikle gündemimizde yok. Bütün gücümüzü bize oy veren halkımızı Meclis’te daha da iyi temsil edecek şekilde seçimlerden başarıyla çıkmaya verdik. Bu dediğiniz ihtimal, kendi içimizde çok önceden tartışılıp oy birliğiyle reddedilmiştir.”

Benim de aklıma şu geldi. İşin HDP’yi baraj altına itip kurtulmaktansa kolay yoldan yarış dışına itme boyutundan söz etmeyeceğim.

Birileri PKK’nın iç konuşmalarını dinleyip mi bu kanıyı Ankara’daki etkili mahfillere iletiyor, laf da o şekilde mi dolaşıma giriyor acaba? Böyleyse eğer, işin ucunda 34 köylünün öldürüldüğü Uludere faciasının hatırlanması lazım; her gelen istihbarat doğruyu yansıtmayabilir, yanıltma amacı taşıyabilir.

***

Suriye konumuza dönelim.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon, dün Genel Kurulu açış konuşmasını neredeyse tamamen Suriye ve Suriyeli göçmenler krizine ayırdı.

Avrupa Birliğini, bugün karşı karşıya kaldığı bu krizin çözümü için daha fazla çaba harcamaya çağırdı. Konuşmasının daha başında, bu krizin asıl yükünü çeken ülkelerin Türkiye ve Ürdün olduğunu vurguladı.

***

Genel Sekreter yarın, 30 Eylül’de BM çalışmaları çerçevesinde mülteciler krizi konulu bir konferansa ev sahipliği yapacak.

Bu konferansın açış konuşmasını Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yapması bekleniyor.

Bu önemli, çünkü Suriye krizinin mülteciler boyutunda Türkiye’nin 2 milyona yakın mülteciyi ağırlayarak ortaya koyduğu olumlu örneğin hakkının verilmesi anlamına da geliyor.

***

Türkiye’nin Suriyeli mülteciler krizindeki rolü, kampları gelip yerinde gördükten sonra BM Kalkınma Programının başındaki Helen Clark tarafından dünyadaki “en iyi örnek olarak” övülmüştür.

Ürdün’dekilerden farklı olarak, Türkiye Suriyeli mültecilere (hali vakti yerinde Avrupalılarla kıyaslanmayacak) kısıtlı bütçesinden harcama yapmıştır; Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş geçenlerde bu rakamı dört yılda 7,6 milyar dolar olarak açıkladı.

AB ülkeleri yüzler, binler düzeyinde mülteci kabulünü lütuf olarak duyururken, 300 bini aşkın Suriyeli çocuk, kendileri için hazırlanan özel müfredat üzerinden Türkiyeli kardeşleriyle aynı gün eğitim yılına başladılar.

***

O kadar ki, AK Parti hükümetlerinin Suriye politikasına sert eleştiriler getiren CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, mülteciler konusunda doğru yapıldığını söylüyor, hatta son Avrupa gezisinde destekleyerek Avrupalıları daha çok katkıya çağırıyordu.

İşte BM Genel Sekreterinin dün yaptığı çağrı da bunun benzeriydi.

Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Türkiye’nin Suriye krizinin insani boyutuna dair imajı ne kadar kapsayıcı ise, siyasi boyutuna dair imajı da o kadar sekter maalesef.

***

Suriye’nin Beşar Esad ile artık bildiğimiz Suriye olarak gitmeyeceği, gidemeyeceği ortada.

Sorun, Esad’ın IŞİD gibi yeni nesil barbarlar tarafından devrilmesi ihtimali. Esad gibi bir zalime neden destek olduğunu izah etmeye çalışırken İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani dahi bunu söyledi.

ABD’den Rusya’ya, Suudi Arabistan’dan İsrail’e Mısır’a dek bunu endişeyi taşıyor.

***

Esad devrilsin de, sonrası kolay diyen bir tek Türk hükümeti kaldı. Başbakan Davutoğlu, “Sınırda rejim de IŞİD de istemiyoruz” diyerek bunu ortaya koydu önceki gün.

Hatta geçen hafta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşüp dünyanın nereye doğru gittiğini fark ederek, hiç istemeyerek de olsa, “Sonrası kesinlikle olmaz” kaydını da koysa “Belki geçiş döneminde olabilir” diyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a rağmen, hattında ısrar etti Davutoğlu.

Esad’ın varlığı geçiş dönemini, geçiş dönemi olmaktan çıkarır teziyle, kesinlikle kabul etmeyeceğini söyledi, dün de tekrarladı.

Oysa Suriye neticede komşumuz. Maalesef Türkiye tarihinde ilk defa bir komşusunun rejimini, hükümetini devir meyi dış politika önceliği yapar görüntüde.

***

Oysa dün itibarıyla BM’de kesinleşen eğilim, bu işin bir öncelikler sıralamasına konması; önce IŞİD, sonra Esad gibi…

Rusya yeni bir öneride bulundu. Suriye’nin geleceğini konuşmak üzere bir “dış oyuncular” konferansının Cenevre’de toplanmasını önerdi.

Bu daha geçen haftaya dek “Suriye’nin geleceğini kimseyle tartışmayız” diyen Rusya’nın süngüsünün de düştüğünü, artık herkesin kendi katı tutumundan bölge barışı ve selameti için fedakârlık yapması gerektiğini gösteriyor.

***

ABD Başkanı Barack Obama, bu öneriye dün Suriye’de kanın durması için herkesin bir miktar fedakarlık yapması gerektiğini, tıpkı Erdoğan gibi, “Ama nihai durumda Esad olmaz” kaydıyla yeşil ışık yaktı.

Rusya’nın önerisi, kendileriyle birlikte ABD, Türkiye, Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın toplanması yönünde.

BM Genel Sekreteri’nin dünkü konuşması ardından belki AB’nin de dâhil olmasında yarar var.

***

Davutoğlu dün Suriye üzerine Rusya ile çalışıp çalışmayacağı sorusuna “Terörizme karşı herkesle işbirliği yaparız, zaten yapıyoruz” cevabı verdi.

Oysa yapılması gereken bundan daha fazlası... BM zemininde ortaya çıkan yeni Suriye formülü arayışı, Türkiye için ortaya altın bir fırsat çıkarıyor.

Bu fırsat, IŞİD’e karşı mücadeleye, diğer dünya aktörleri ile birlikte öncelik verip, IŞİD sonrası kurulacak yeni Suriye’de Esad’ın bulunmamasını sağlamaya katkıda bulunmaktır.

***

Türkiye’nin Suriyeli mültecilere ev sahipliği yaparken insani boyutta ortaya koyduğu olumlu örnek, siyasi boyutta bu ince ayarı yapmasına yardımcı olacaktır.

İdeolojik duruş, Türkiye cüssesindeki ve konumundaki bir ülkenin değişen koşulların tahlilini doğru yaparak siyasi esnekliğini yitirmesine yol açmamalı.

Türkiye’nin dış politikası ve bölgenin geleceği Esad bir diktatörün akıbetine bağlanamayacak kadar önemlidir neticede.