Suriye politikası sorunu

Halkın, Suriyeli mültecilere yardım etmekle komşudaki iç savaşta taraf sayılacak duruş arasındaki farkı görecek uyanıklıkta olduğu artık anlaşılmalı.

Türkiye’nin en önemli dış politika meselesinin Suriye olduğu dün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na katılmak üzere ABD’ye yola çıkarken ifade edildi.
Aynı basın toplantısında Gül, “Savaşlar hiçbir zaman arzu edilmez ama savaşa hazır olmazsanız da o zaman yanlışların yapılmasını önleyemezsiniz. Bu işi böyle algılamak gerekir. Türkiye’nin herhangi bir savaş arzusu falan da yoktur” sözlerini de kullandı.
Gül’ün ayrı yönleri işaret eden iki cümleyi “Bu işi böyle algılamamak gerekir” cümlesiyle köprülemesi dikkat çekicidir. Çünkü dış dünyayı en iyi izleyebilecek bir mevkide oturduğu için uluslararası algının Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahale yanlısı olduğu yönünde şekillendiğini görebilir.
Nitekim Gül’ün bu basın toplantısından yaklaşık bir saat önce İstanbul’da konuşan TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz, Suriye konusunda “İzlenen siyaset etkili olamadığı gibi, Türkiye’nin, savaşın bir tarafı gibi görülmesine de yol açtı” eleştirisini getirmiştir. Suriye’de askeri müdahale olmaması ‘umudunu’ dile getiren Yılmaz şöyle devam ediyor: “Türk dış politikasının, ülkemizi ihtilafların değil çözümün tarafı olarak konumlandıran ve köklü barışçı gelenekleriyle uyumlu bir eksende yönetilmesini bekliyoruz, ümit ediyoruz.”
Belli ki dış politikadaki gidişin ekonomik gidişi olumsuz etkileyebileceği endişesindeki TÜSİAD’ın bu temennisi, aslında bugüne dek Tayyip Erdoğan hükümetlerine getirilen, en sert dış politika eleştirilerinden biridir; tabii siyasi partileri dışında tutarsak.
Siyasi partilerin de Suriye konusunda eleştirilerini tırmandırdığı görülmektedir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hassas bir zamanda güneyin en büyük ili Adana’daki ‘Savaşa Hayır’ mitingine katılmaktadır. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Suriye’deki gelişmelerin Kürt sorununa barışçıl çözüm sürecini ‘Henüz tıkayacak boyuta gelmese de’ o tehlikeye yaklaştığını, bu nedenle AK Parti hükümetini ‘uyardıklarını’ söylemektedir. BDP açıkça hükümeti Suriye’de (artık Özgür Suriye Ordusu ile de çatışmaya başlayan) El Kaide bağlantılı grupların en hafif tabirle Türkiye topraklarından destek almasına göz yummakla suçlamaktadır.
Dahası, geçen hafta boyunca gerek Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu açıklamalarıyla gerekse Erdoğan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan yazılarında, Türkiye’nin Suriye’de yönetime karşı savaşan El Kaide bağlantılı El Nusra, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD, İngilizcesi ISIS) gibi gruplara yardım etmediğini, bağlantısı olmadığını anlatmaya önemli zaman ve enerji ayırmışlardır. PKK’nın El Kaide’ye karşı savaşanlar safında olduğunu vurguladığı bir ortamda NATO üyesi, AB adayı Türkiye Cumhuriyeti’nin El Kaide’ye göz yumduğu yolundaki algıyı düzeltmeye çalışmak durumunda kalması durumun ciddiyetini göstermektedir.
German Marshall Fund isimli kuruluşun dünya çapında yaptığı bir anket Türk halkının yüzde 70’i geçen oranda Suriye’deki iç savaşın ülkeler arası bir savaşa dönmesine karşı olduğunu göstermişti. “Ezilenlere yardım etmeyecek miydik” sorusuyla başlayan ve Suriye’deki savaş ihtimaline karşı çıkan veya El Kaidecilerin terörünü sorgulayan herkesi Baasçı ilan etme toptancılığı sonuç vermemektedir. Halkın, Suriyeli mültecilere yardım etmekle, komşu ülkedeki iç savaşta taraf olma algısına yol açacak duruş arasındaki farkı görecek kadar uyanık olduğu artık anlaşılmalıdır. Yalnızca Batı ya da çoğu Arap yönetimleri değil, Türk halkının çoğu da Beşar Esed diktatörlüğü ile Müslümanlık adına olmadık vahşet sergileyen El Kaideciler arasında taraf olmak istememektedir.
Gül’ün dediği doğrudur; Suriye, Türkiye’nin bir numaralı dış politika sorunu haline gelmiştir. Ama Suriye’yi Türkiye’nin bir numaralı dış politikası haline getiren sorunun Suriye politikası olup olmadığını tartışmanın zamanı gelmiş ve geçmektedir.