Taksim, Kürt meselesine çözümü nasıl etkileyecek?

Erdoğan, Kürt sorununda daha özgürlükçü, hatta PKK'nın istediği kadar müsamahalı bir tutum için Meclis'te adım atar mı?

Taksim protesto dalgası dördüncü haftasına girerken farklı boyutlar kazanmaya başladı. Öncelikle, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yüz binlere hitap ettiği, yabancı medyayı hedef alarak “Asıl Türkiye burası, Taksim değil” dediği Kazlıçeşme mitingi ardından yaşananlar, protesto dalgasının durulmasının çok kolay olmayabileceğine işaret ediyordu.

Mitingin yapıldığı 16 Haziran gecesi, tıpkı sabahı gibi İstanbul polisi, jandarma ve il dışından gelen polislerden de aldığı takviyeyle birkaç koldan Taksim’e girmeye çalışan on binlerce protestocuyu durdurmayı başardı. Ama bu sıkı güvenlik, yine o bölgede bulunan CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın Kazlıçeşme mitinginin dağılmasının ardından 30-40 kişilik bir grup tarafından basılmasına engel olamadı.

İşler sertleştiği sırada beş sendika ve meslek örgütü 17 Haziran, yani dün için bir günlük protesto grevi ve yürüyüş çağrısında bulundu. Türkiye Barolar Birliği ise son zamanlardaki insan hakları ihlalleri gerekçesiyle Avrupa Konseyi’ne başvuru kararı aldı.

Dün sabah İçişleri Bakanı Muammer Güler, sendika ve meslek örgütlerinin grevinin yasadışı olduğunu söyledi ve katılan kamu çalışanlarının sonucuna katlanmayı göze alacağını söyledi. Kamu çalışanlarını işinden olmakla tehdit etme anlamını taşıyan bu uyarı, ilerleyen saatlerde sokaklara daha çok kişinin çıkmasına ve polisle karşı karşıya gelmesine neden oldu. Ve jandarmayla...

Jandarma son yıllarda ilk defa 14 Haziran gecesi Gezi Parkı dağıtılırken şehir sokaklarında görüldü. İçişleri Bakanı ise jandarmanın asker değil güvenlik gücü olduğunu, ama gerekirse asker çağırma yetkisinin de bulunduğunu hatırlatıyordu soran gazetecilere. Ama Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Kanal A’da söyledikleri Güler’in bir adım önüne geçti hemen sonra. Arınç, kamu güvenliği için gerekirse askerin de göreve çağrılabileceğini söylüyordu.

Ardından Erdoğan sahneye çıktı. Artık rutine bindiği şekilde bütün televizyonlardan baştan sona canlı yayımlanan konuşmasında Gezi Park protestolarındaki tutumu nedeniyle kendisini eleştiren Avrupa Birliği’ne sert girdi. Avrupa Birliği ‘demokrasiye saygısız’ idi, özgürlük anlayışı da hükümetten ‘farklıydı’. Sert eleştirilerini son birkaç gündür, Suriye politikasını değiştirdikten sonra kesen ABD’ye ise pek dokunmadı. Ama dış politikadaki sert pozisyonun iç politikadaki sert pozisyona bağlı olduğu anlaşılabiliyor.

Şimdi önemli bir ayrıntı: İstanbul’a takviye amacıyla nereden polis getirildi biliyor musunuz? Şırnak, Batman ve Diyarbakır’dan. Hükümet, Diyarbakır’da hafta sonu yapılan uluslararası Kürt konferansına karşın PKK ile devam etmekte olan diyalog süreci sayesinde yaşanan çatışmasızlık ortamına güvenebiliyordu çünkü.

Ama Diyarbakır’dan dün çıkan sonuç bildirgesi, hükümetin ikinci aşama doğrultusunda adım atmaması halinde sürecin tıkanacağı uyarısında bulunuyordu. İlk aşama 8 Mayıs’ta başlayan PKK militanlarının Irak’taki kamplarına çekilmesi idi ve tamamlanmak üzereydi. İkinci aşama ise Kürt kimliğinin Türk sisteminde yer bulabilmesi ve ayrıca PKK’nın sistem içinde kademeli erimesinin sağlanması için yasal adımların atılmasıydı.

7 Haziran’da İmralı’da Öcalan ile görüşen BDP heyeti 10 Haziran’da da Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile görüşerek uzun bir talepler listesi vermişti. Adalet Bakanlığı bu listede nelerin yapılıp yapılamayacağının yanı sıra anayasa çalışmalarında gelinen noktayı da hesaba katıyor. Bu çalışmanın 2-3 haftada Başbakan’a sunulması öngörülüyor. Temmuz ortasında beklenen Meclis tatilinden önce gündeme gelip gelmeyeceği şu anda cevabı olmayan bir soru.

Ve bir soru daha: İç politikada ve dış politikada bu kadar sert tutum alan, ayrıca yetkileri artmış, üzerindeki kontrol azalmış bir cumhurbaşkanlığı isteyen Erdoğan, Kürt sorununda daha özgürlükçü, hatta PKK’nın istediği kadar müsamahalı bir tutum için Meclis’te adım atar mı? Bu soruya tatmin edici cevap vermek bugünkü toz duman içinde mümkün görünmüyor.