TRT Kürtçe yayınları üzerine

Yıllarca süren yasakların devlet ekranında kırılması anlamlıdır. Başbakan yeni adımlar vaat ediyor

TRT’nin Kürtçe kanalı ‘Şeş’, yani TRT 6 dün akşam saat altıda yayına başladı. Yıllardır Türkiye’de yasaklanmış şarkıların, şarkıcıların bu yayın vesilesiyle, hem de devlet ekranlarında görünür hale gelmesi, yıllarca bu nedenle yaşanan mağduriyeti affettirecek mi? Kırılan kalpleri onarılabilir mi? Bir başlangıç saymak gerekiyor. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın banttan yayınlanan konuşmasında, siyasi sembolü haline gelen ‘Hayırlı olsun’ temennisini Kürtçe söylemesi dahi, ortamı bir ölçüde yumuşatmaya başladı.
Yayınların her cepheden muhalifi var; olması da doğal. MHP soğuk. CHP’nin itirazı Kürtçe yayına değil, devlet kanalıyla yapılmasına. Kürtçü siyaset güdenler ise ‘Bakalım haberleri verirken Öcalan’a bölücübaşı diyecek mi?’ diye kaş kaldırıyor. Ama öyle anlaşılıyor ki, her köklü adım gibi, bu adımda atıldıktan sonra, itirazlar gölgede kalacak. Bu cesur karar nedeniyle yeni Genel Müdür İbrahim Şahin’e (TRT’deki partizanca uygulamalarını görmezden gelmeyerek) hakkını teslim etmek gerekiyor.
Başbakan Erdoğan, Gazze krizi nedeniyle mekik dokurken bu konuya da değindi ve devlet eliyle Kürtçe yayını, başka adımların izleyeceğini duyurdu. Acaba bu ve diğer adımlar, Başbakan’ın eylül-ekim aylarında Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile sürdürdüğü yoğun temasların bir parçası mıydı? Acaba ‘PKK’ya yeni katılımların önlenmesi’ ve ‘PKK’ya katılanların geri kazanılması’ diye özetlenebilecek ikili (yeni) güvenlik stratejisi bu ve devam edecek adımları da içeriyor mu?
Ancak TRT Şeş yayınlarının daha başlamadan uluslararası yankıları gelmeye başladı. Irak’ın Kürt asıllı Cumhurbaşkanı Celal Talabani bu adımın ‘devrim niteliğinde’ olduğunu söyledi. TRT Kürtçe yayınlarının başlaması, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’ye de Türkiye ile PKK’ya karşı daha yakın ilişki kurması için daha elverişli
zemin verebilir. Ama burada mesele yalnızca PKK ve Kürtçülük boyutunda değil. TRT yayınları Kürtçülük ile mücadelenin ötesinde daha demokratik ve güvenli bir Türkiye’ye de olumlu katkı verebilir. 

Gökçek ve Erdoğan’ın yüzde 47 endişesi
Başbakan Erdoğan boşa koydu dolmadı, doluya koydu almadı sonunda Ankara’da Melih Gökçek’le ‘yola devam’ dedi. Üst üste yapılan anketlerin AK Parti adına Ankara’da daha güçlü bir aday çıkarılamadığını ortaya koydu.
Erdoğan gördü ki, CHP’li Murat Karayalçın’ın karşısında Ankara’yı kaybetmemenin şansı Gökçek’i, ama onunla beraber AK Parti içindeki rakipleri Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok ve Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki’yi de yerinde tutmakla yükselebilir. Yerel seçimde her bir oya ihtiyacı olan Erdoğan özellikle Gökçek-Altınok’un zıtlaşmalarıyla vakit ve enerji kaybetmek istemiyordu.
Yoksa Erdoğan bilmiyor mu, Gökçek’in ancak Karayalçın’dan kalan metro projelerini tamamladığını ve aradan geçen 15 yılda yeni metro hattı açmadığını? Erdoğan bilmiyor mu, övündüğü 101 alt ve üst geçite karşın koruma araçları trafiği açmasa iş saatlerinde
o geçitlerden kayıp geçemeyeceğini? Başbakan olarak bilmiyor mu, Ankara’nın en ciddi su kıtlığını 2007 ve 2008 yazında çektiğini, belediyenin vatandaştan alıp BOTAŞ’a vermediği doğalgaz paraları nedeniyle EGO’nun haciz altında olduğunu?
Tabii ki biliyor. Ama Erdoğan için önemli olan 29 Mart’ta yüzde 47’nin altına düşmemek. En son ABD düşünce kuruluşu CSIS raporunda da bu yüzde 47 barajının AK Parti için düşmenin başlangıcı olabileceği hatırlatıldı. (CSIS’in Erdoğan için ayrı bir anlamı vardır. Erdoğan yasaklıyken ABD’ye gittiğinde ona konuşma platformu sağlayan Türkiye programını Bülent Ali Rıza’nın yürüttüğü CSIS olmuştu.) Bunun için her bir oya ihtiyacı var ve o nedenle Ankara’da Gökçek demek durumunda, Gökçek’in bu yüklerini taşımak durumunda kaldı. İşte bu yüzde 47 korkusu, Gökçek’in AK Parti içindeki itirazlara rağmen aday kalmasını sağladı.