Türk devletinin PKK ile imtihanı: Üçüncü aşama

Önümüzde kritik birkaç ay var. Kürt meselesinde içinde bulunduğumuz aşamayı daha iyi anlamak için bugüne nasıl gelinmiş olduğuna biraz yakından bakmakta yarar var

Muhtemelen ne olacaksa bu yılın ilk yarısında olacak.

Şimdilik 7 Haziran 2015’de olmasını beklediğimiz seçimler, sadece Türkiye’de yönetim sisteminin Parlamenterden Başkanlığa dönüşüp dönüşmeyeceğini göstermekle kalmayacak.

Aynı zamanda Kürt meselesinde silaha dayalı çözüm aşamasını geride bırakıp bırakamayacağımızı da gösterecek.
Bütün olumsuzluklara, bütün soru işaretlerine karşın ilk defa Kürt meselesini geride bırakmaya bu kadar yakın durumdayız.
Peki, neden daha önce olmadı, olamadı? Bunun yanıtı yalnızca AK Parti’nin üç dönem üst üste tek başına iktidar olmasında yatmıyor.
Anlamak için biraz daha yakından bakmak gerekiyor.

                                                                                     ***

Bir dönem AK Parti milletvekilliği de yapan araştırmacı-yazar Reha Çamuroğlu, Atlas Tarih dergisinin son sayısında Kansu Şarman’ın Osmanlı dönemindeki Celali İsyanları üzerine sorularını yanıtlarken Türk devlet geleneğine dair önemli saptamalarda bulunmuş.

Örneğin bir yerde ayaklanma çıktığında payitaht önce sancak beyinin bastırmasını bekliyor. Bastırmazsa, hemen harekete geçmiyor, ‘Beylerbeyi’nin duruma vaziyet etmesini bekliyor. O da edemez ve Saraydan yardım isterse, o zaman sadrazamın orduları, yani büyük ölçekli kuvvetlerle bir bastırma harekâtı ya da isyanın gücüne göre diplomatik uzlaşma yolu aranıyor.

Türk devleti kendisine zarar verme yeteneğini kanıtlamamış rakibi, maalesef ciddiye almıyor.

Kürt meselesi ve PKK ile süren görüşmelerle ne ilgisi mi var?

Bugünlere nasıl gelindiğini üç aşamada özetleyerek anlatmaya çalışalım.

                                                                                        ***

Gücü ölçme: Bu süreci en iyi anlatan simge, dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın, PKK’nın 1984 Eruh ve Şemdinli baskınlarını “3-5 çapulcu” işi olarak küçümsemesidir. (Daha sonra, 2013’de Gezi’de de gördük, devletimiz bu çapulcu sıfatını ne zaman kullansa yanılmıştır.) Eruh ve Şemdinli, daha sonra devlet tarafından da PKK’nın silahlı mücadeleye, başka deyişle gerilla savaşına başlamasının miladı kabul edilmiştir.

O dönemin, yani 1980 askeri darbesinin siyasi atmosferinde devlet güvenlik birimleri PKK’yı da muhtemelen saman alevi gibi parlayıp sönecek silahlı gruplardan birisi olarak görmüş, özel önlem almaya gerek duymamıştır.

Güce karşı koyma: Bu sürecin başlangıcı olarak ilk ve en kanlı ayaklanma girişimi olan 1992 Nevruzu’nu almak mümkün. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in Celal Talabani aracılığıyla sulh yapma girişiminin 1993’te çökmesi ardından Başbakan Tansu Çiller’in güvenlik birimlerine bölücü teröristlere devletin gücünü göstermek için kesin talimatlar verdiğini görüyoruz. Doğan Güreş-Mehmet Ağar sahnededir. Çok cana mal olan bu dönem 1999’da Abdullah Öcalan’ın ABD istihbaratı CIA yardımıyla yakalanmasına da yol açar, ama sorun çözülmez.

Ağır bir ekonomik krize giren ülkeyi yönetmekte aciz kalan üçlü koalisyon, Kürt meselesinde atması gereken adımları atamadan Irak savaşı patlar ve çatışma ortamı devam eder.

Gücü tanıma: Bu sürecin dönüm noktası, Orgeneral İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı’nı devralmadan üç hafta kadar önce Kara Kuvvetleri Komutanı sıfatıyla 2008’de söylediği “Bu sorun sadece askeri yöntemle çözülmez” sözüdür.
Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) görüşmeler ardından dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan PKK ile diyalog için düğmeye basar. Üçüncü taraflar üzerinden yapılan 2009-2010 Oslo Görüşmeleri sonuç vermeyince çatışmalar yeniden başlar.
Kürt sorununa siyasi çözüm için askeri kanattan yeşil ışığı yakan kişi olan Başbuğ’un hapsedildiği, MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın yine Kürt meselesiyle ilgili yargılanmak istediği 2012 yılı sonunda Erdoğan bu defa doğrudan görüşmelere karar verir ve Öcalan ile doğrudan diyalog başlar.

                                                                                              ***

İki adım geriye çekilip baktığımızda, henüz bu üçüncü aşama içinde olduğumuzu görebiliriz. Bu sürece PKK ile benzer tabanı paylaşan HDP’nin dâhil edilmesi İmralı ile Kandil ve Brüksel arasında yasal zeminde köprü kurulmasını sağlamıştır.

Tekrar etmek gerekir ki, tartışılacak çok yönü olsa da ilk defa silahsız bir çözüm yoluna bu kadar yaklaşılmış bulunulmaktadır.
Suriye ve Irak’ta El Nusra ve IŞİD gibi silahlı İslamcı örgütlerin varlığı ve petrol kavgasının tırmanmasıyla iyice karmaşık hale gelen tablo, süreci dış müdahalelere daha da açık hale getirmektedir.

                                                                                             ***

İçeride de zayıf halkalar vardır.

Örneğin, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu bakımından 1984’ten bu yana 40 bin kişinin öldürülmesine neden olan bu sorunun geride bırakılması gerekmektedir. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, PKK ile mücadelenin bugüne kadarki maliyetini 1 trilyon lira, yaklaşık 435 milyar dolar olarak açıklamıştır.

Ama bir de taktik öncelikler vardır. Örneğin PKK, Erdoğan-Davutoğlu’nun genel seçimlere giderken asker-polis cenazesi günlerine dönmek istemediğini iyi bilmekte, yasal adımlar seçimlere kadar atılmazsa silahlı eylemlere yeniden başlayacağı tehdidinde bulunmaktadır.

Türk devletinin PKK ile imtihanının bu üçüncü aşamasının ülke ve insanlarının yararına sonuçlanması için, sürecin bu kritik döneminde kırılacak eşya titizliğinde taşınması zorunluluğu vardır.