Türk dış politikası bir yol ayrımına yaklaşıyor

Sıfır sorun siyaseti 2008-2009'da yaptığı zirveden sonra hızlı bir yalnızlaşma sürecine girdi. Bunun bedelini içeride hepimiz ödemeye başladık bile. Bir yenilenme kaçınılmaz hale geliyor.

“Komşularla sıfır sorun aslında yeni bir icat değildi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” hedefiyle çizilen stratejik çerçevenin bir türeviydi.

Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından 2003’ten itibaren içeride ve dışarıda anlatılmaya başlanınca kulağa da hoş geldi doğrusu.

***

Çünkü çöken ve küçülen bir imparatorluktan geriye kalanlar üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, komşularıyla bir türlü istediği barış ortamına kavuşamamıştı; hatanın bir kısmı da bizdeydi, ama olmamıştı işte.

Zaten tanımadığımız Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nde ve tanıyor olsak da Azerbaycan topraklarını işgali nedeniyle Ermenistan’da büyükelçiliklerimiz dahi yoktu. Irak’ta 2005’ten itibaren federal statüye kavuşan Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile karargâhı o bölgede olan PKK nedeniyle aramız pek yoktu.

Türk dışişlerinin yetişmiş kadroları bakımından “Sıfır sorun” siyasetiyle o dönem Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dış politika danışmanlığını yapan Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kavramı, diplomatik lisan ile söylersek “barış içinde bir arada yaşayabiliyordu”.

***

Sıfır Sorun siyaseti zirvesine 2008-2009 yıllarında ulaştı.

Gül 2007’de Cumhurbaşkanı seçilince, yerini zaten Batı dünyasında iyi tanınan Hazine Bakanı Ali Babacan’a bırakmıştı ama dış politikayla bir üst basamaktan ilgileniyordu.

Türk hükümeti etrafındaki (Kıbrıs Rum ve Ermeni dâhil) her hükümetle ve Hamas’tan Hizbullah’a belli başlı bütün gruplarla irtibat kurabilen tek ülke olmakla övünebiliyordu.

***

Yıl 2008’e geldiğinde Türkiye, şimdi düşünmek bile güç ama İsrail ile Suriye arasında barış görüşmeleri başlatmış, arabuluculuk yapıyordu.

Pakistan ile Afganistan’ın arasını buluyor, İran ile BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri arasındaki görüşmelerde kolaylaştırıcı rolünü üstleniyordu.

Türk ve Ermeni cumhurbaşkanları arasında maç diplomasisi kurulmuştu. Mısır ve Irak hükümetleriyle her gün yeni bir anlaşma imzalanıyor, bölgesel ticaret hızla çeşitleniyordu.

***

Avrupa Birliği ile ilişkiler Fransa ve Almanya nedeniyle soğumaya başlamıştı ama Türkiye açığı dış politikasını çeşitlendirerek kapatıyordu.

Suudi Arabistan, Katar ve diğer Körfez sermayesi Türkiye’yi sıcak paraya boğuyordu.

Rusya ile nükleer enerji konuşurken ABD ile stratejik Füze Kalkanı sistem radarlarının Türkiye’de konuşlanması konuşulmaya başlanmıştı.

Davutoğlu 2009’da Dışişleri Bakanı olduğunda ilişkiler Irak Kürtleriyle dostluk kurmaya hazır hale gelmişti bile, o da kurdu.  

Aynı hazır zemin Türkiye’nin 2009-2010 BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmesini de sağladı.

***

Lafı uzatmayacağım.

Yoksa Mavi Marmara felaketinden girip Arap Baharıyla savrulmadan çıkmak mümkün, ama bunları biliyorsunuz hep.

Bugüne geleceğim.

***

Dün, yani 24 Şubat 2015 itibarıyla Türk dış politikasının teknik dökümü şöyledir:

Kıbrıs Rum ve Ermenistan başkentlerine ek olarak artık İsrail, Mısır ve Suriye başkentlerinde de büyükelçimiz kalmamıştır.

Türk hükümeti önceliği komşusu Suriye’nin başında bulunan, Erdoğan’ın yakın zamana dek birlikte tatile çıkıp “kardeşim” dediği Beşar Esad’ın devrilmesini birinci önceliği saymakta neredeyse tek başına kalmış durumdadır.

İran çoktan ABD ve diğer BM güçleriyle doğrudan bağlantı kurmuş, Türkiye’ye ihtiyaç durmamaktadır. Zaten Türkiye Suriye, Irak ve Lübnan politikalarında, ek olarak Kürt meselesinde İran ile hasım durumdadır.

***

Avrupa Birliği’yle ilişkiler artık soğuk değil, felaket durumdadır. AB yönetimleri –artık öncelikli gündemleri olmaktan çıkmış olsa dahi- Türkiye’nin gerçekten kendileriyle mi, yoksa Arap dünyasıyla mı bütünleşmek istediğini sorgular haldedir.

Ama Türkiye’de kim inanırsa inansın, Arapların beş yüz yıl Osmanlı idaresinden çok memnun olup o günleri özlediği söyleminin büyük bir aldanış olduğu ortadadır. AK Parti hükümetinin Arap Baharı sırasında elinde ne varsa Müslüman Kardeşler’e oynayıp kaybetmiş olması nedeniyle artık ne Suudi Arabistan’dan Katar’dan sıcak para gelmekte, ne de bir zamanlar bebeklere ismi koyulan Erdoğan’dan sevgiyle bahsedilmektedir.

Bölünmüş Libya’daki hükümetlerden birisi, artık Türk şirketlerine ihale vermeyeceğini ilan etmiş durumdadır. Irak ve Suriye’deki durum nedeniyle Orta Doğu’yla kara ticareti büyük hasar almış, İsrail ile durumlar nedeniyle çok etkilenen deniz ticareti son olarak Mısır’dan Nisan’da süresi dolan deniz taşımacılığı anlaşmasının yenilenmeyeceği kötü haberini almıştır.

***

Dahası var. AK Parti’nin arkasında sonuna dek durduğu, onun uğruna dış politika riskleri aldığı Hamas yönetiminin dahi Türkiye’ye gelmek istemediği, Katar istememesine rağmen orada kaldığı haberleri diplomatik kuliste dolaşıyor.

Neden mi? Çünkü Hamas yönetimi Arapça konuşulan bir ülkede, gerilla deyimiyle “suda balık” olmak istiyor; ikincisi bizimkiler AK Parti Sünni kardeşliğini ön plana koysa da Hamas’ın Arap milliyetçisi damarı Türkleri lider kabul etmek istemiyor. Ve üçüncüsü, belki en önemlisi, Hamas Gazze’de yaşabileceği koşulları oluşturmak adına İsrail ve ABD ile irtibatı olan bir ülkede konaklamak istiyor.

İyi mi?

***

ABD ile ilişkilerdeki sessizlik ya yaklaşan bir fırtınayı, ya da daha kötüsü, daha derin bir sessizliği, yani artık umursamayan bir sessizliğin habercisi, gibidir.

Erdoğan geçenlerde ABD Başkanı Barack Obama ile arasının neden bozulduğunu anlayamadığını söylemiştir; Obama artık gerçekten de Erdoğan’ı işi düşüp başka çare kalmadıkça, mesela Kobani’ye havadan yardım başlatacağını söylemek için olduğu gibi, aramamaktadır.

Kamuoyuna çok yansımasa da ABD yönetimi de Türkiye’nin artık nereye doğru gittiğinden emin değildir. Burada kastedilen sadece artık Türk hükümetinin milli çıkarlar, ya da NATO türünden müttefik çıkarların önüne dini/İslami öncelikleri koyması anlamında kullanılmamaktadır.

Aynı zamanda mesela Ukrayna konusunda diğer bütün NATO ülkelerinden ayrı olarak Rusya’ya yakın durduğu iddiası diplomatik camiada giderek daha çok konuşulmaktadır.

***

Bu bir yalnızlaşma tablosudur. Bu yalnızlaşmanın değerli olup olmadığı konusunu tartışmak bu yazının işi değildir.

Ama Türk dış politikasının, diplomatlarının başarısızlığı nedeniyle değil, siyasi tercihler nedeniyle ciddi bir yol ayrımına doğru gitmekte olduğu görülmektedir.

Bu gidişin bedelini sadece güvenlik zafiyeti olarak değil, küçülen ekonomi ve azalan istihdam nedenleriyle Türk halkı ödemeye başladı bile. Türk dış politikasında yenilenme ihtiyacı vardır.