Türkiye sonunda 'Destek arkamda' diyebiliyor

Erdoğan'ın, "Uluslararası camia bizi destekliyor" sözleri, bir psikolojik eşiği aşmanın işareti.

Türkiye uzun yıllardır ve yakın zamana dek PKK'ya karşı uluslararası destek alamamaktan yakındı. Bu yakınmada büyük ölçüde haklıydı da. ABD'nin (ve bir ölçüde Mısır ve İran'ın) 1999'da PKK lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanması ve yine ABD'nin PKK'yı 'terör ögütü' ilan ederek Avrupa Birliği'ni de buna zorlaması dışında Türkiye'nin PKK'ya karşı destek arayışları uluslararası camiada pek çok engelle karşılaştı.
Bununla örneğin eski başbakanlardan Necmettin Erbakan'ın hakaretlerine boyun eğmesinin iktidarı yitirmesinde payı olduğu Libya'nın mutlak hâkimi Muammer Gaddafi'nin her fırsatta ve hâlâ Kürdistan'ın kuruluşu için savaşmayı meşru saymasını kastetmiyorum. Ya da yalnızca Ortadoğu'dan Avrupa'ya uç sol siyasi grupların, ya da sırf Türkiye karşıtı diye Kıbrıslı Rumların ve Ermeni örgütlerinin 'yoldaşça' PKK desteğinden söz etmiyorum.
Türkiye yıllardır PKK'ya karşı verdiği mücadelenin, terörizme karşı mücadele çerçevesinde dayanışma gerektirdiğini muhataplarına, hatta müttefiklerine anlatamadı. Bunun iki nedeni vardı:
1- Türkiye anlatmakta, yani siyaset ve diplomasinin araç ve gereçlerini kullanmakta yetersiz kalıyordu. Önce 'Bir avuç eşkıya' aymazlığı, sonra 'imaj problemi' uydurmasıyla işin özünü değiştirmeden paketlemesini
değiştirme zihniyeti buna izin vermedi.
2- PKK'nın Türkiye'ye yürüttüğü savaş, yalnız Batı kamuoyunda değil, Ortadoğu'da da terörizm çerçevesinde değil, Kürtlerin hak mücadelesi çerçevesinde görülüyordu. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Kürt kimliğinin resmi siyaset olarak yadsınması ve ülkenin dört bir yanında ayyuka çıkan baskı, işkence uygulamalarının dışarıdaki etkisi buna izin vermedi.
Yıllar böyle geçti. Yıllardır aydınlar dahil pek çok kesim dönem dönem nükseden ciddi bir özgüven krizi içinde uluslararası desteğin nasıl bulunamadığından, Türkiye'nin dünyada nasıl tek başına kaldığından yakındı. Tek istisnasının, yine de 1999 olduğunu söylemek gerek. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Türkiye'nin AB yolunda adım atmaya başlamasında, Öcalan'ın yakalanmasının getirdiği özgüvenin rolünü vurgulayan kişi olmuştu.
Dolayısıyla Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dün Makedonya Başkanı Nikola Gruevski ile basın toplantısında Irak'ın kuzeyindeki Türk Silahlı Kuvvetleri operasyonları ve Irak Kürt liderliğinin buna tepkisi sorulduğunda verdiği yanıt, Türkiye'nin yıllardır gerisinde beklediği bir psikolojik eşiğin, özgüven eşiğinin, kendisini cihanda tek başına sanma eşiğinin aşılması anlamına gelir.
Erdoğan'ın sarf ettiği "Şu ana kadar uluslararası camia bizim bu yaklaşımımızı haklı bulmuştur, desteklemiştir" cümlesinin benzerleri daha önce başka vesilelerle sarf edilmiş olabilir. Ama dün, o koşullarda sarf edilebilmiş olması önemlidir.
Dönüm noktası olarak 22 Temmuz seçimleri alınabilir mi? Muhtemelen alınabilir. Bu seçimlerde AK Parti'nin doğu ve güneydoğuda, Kürt kökenli seçmenden PKK çizgisindeki DTP'den daha fazla oy alması, muhtemelen PKK'da bir tür 'tren kaçıyor' duygusuna yol açtı. O panikle başlayan eylemler, Ankara'da başka pek çok konuda ayrı uçlarda dolaşan hükümet, asker ve Meclis'teki muhalefetin çoğunu bir araya getirdi.
Erdoğan'ın doğru bir hareketle diplomatik ve siyasi sürece askerleri de katmasıyla ortaya çıkan (dışarıya ve içeriye karşı) birlik görüntüsü
ve enerjisi, hâlâ içeriğini tam bilmediğimiz o 'kapsamlı plana' ve ABD'nin iknasına (ve işbirliğine) zemin hazırladı.
Bu, az önce değindiğimiz ilk şartı değiştiren, etkili önleyici diplomasiye meydan veren gelişme oldu. Burada Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın vitrinde, Büyükelçi Ahmet Davutoğlu'nun perde gerisinde ve Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun'un zaman zaman
her iki alanda da çabaları başarıya ulaştı.
Ama ikinci şart, yani PKK'nın Kürt sorunu ve demokratikleşmeyle özdeş görülmesi yanılsaması, 1- AB reformları çerçevesinde atılan adımlarla,
2- Son süreçte Ankara'nın terörle mücadeleye devam ederken, bir sonraki adımda yasal, ekonomik, sosyal yumuşama adımları vaadini ortaya koymasıyla mümkün oldu.
Böyle bir harekâta ABD, AB ve Arap ülkelerinden tepki gelmemesi başka türlü mümkün olmazdı. Bu aslında askeri bir adım olmaktan çok, onu da içeren siyasi bir adımdır.