Türkiye üzerine düşen yapıcı rolü oynamalı

Kimse kimseyi kandırmasın. El-Kaide, ya da IŞİD gözünde, Erdoğan, ya da Ruhani'nin, Obama, Hollande, ya da Putin'den fazla farkı yok. Türkiye ise hem Müslüman dünya, hem Batı sisteminin parçası.

Manzara netleşiyor. Paris’te Charlie Hebdo dergisini basıp 12 kişiyi öldüren, ardından şehri savaş meydanına çeviren teröristlerin Ortadoğu’daki radikal İslamcı gruplarla bağlantıları ortaya çıkmaya başladı.

Hem dergide katliam yapan Cezayir asıllı Müslüman Fransız vatandaşı Şefir ve Said Kuaşi kardeşler, hem de onlar adına bir Musevi dükkânını basarak rehin alanların muhtemelen el-Kaide bağlantılı bir hücrenin “uyandırılan” elemanları olduğu tahmin ediliyor; dünkü çatışmalarda hepsi öldürüldü.

Fransız Cumhurbaşkanı François Hollande tarafından ülkesinin “kalbine saplanmış bir bıçak” olarak tanımlanan saldırının Fransa ve Avrupa genelinde sadece güvenlik ve göçmen politikaları değil, toplumdaki kutuplaşma üzerinde de sonuçları olacağa benziyor.

***

Fransa Başbakanı Manuel Valls ise, içinde bulunduğu koşullara göre doğrusu cesur bir açıklama yaparak, bir dine, ya da medeniyete değil, terörizme karşı savaş verdiklerini söyledi.

Bu sözler, Türkiye dahil Müslüman nüfuslu ülke yetkililerinin saldırının Avrupa’daki yabancı düşmanlığı ve İslam korkusunu alevlendireceği, Avrupa’daki Müslüman toplumlar üzerindeki baskıyı artıracağı yolunda dile getirdiği endişelere cevap niteliğindeydi.

Çünkü özellikle de Arap Baharı fiyaskosu ve o süreçte ortaya çıkıp El Kaide’yi sollayıp geçen Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi radikal İslamcı grupların varlığı, sadece Batı dünyasını değil, bu gruplarla ilgisi olmayan asıl büyük Müslüman toplulukları da germiş bulunuyor.

Bizim siyasetçilerde de görüyoruz izlerini: Bazıları bir tür “Bana Müslümanlar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” mantığıyla kendisini terörist saldırılara haklı zemin üretiyor konuma düşürüyor, bilerek, ya da bilmeyerek.

***

Bu açmazdan çıkış yolu aslında açık: Suç işleyen kişi ve grupların terör eylemlerine bahaneler bulacak şekilde “Kötü yapıyor, ama sor bakalım niye yapıyor” basitliğinde savunma hatlarına girmemek gerekiyor.

“Bu barbarca eylemi gerçekleştirenler” diyor yazılı açıklamasında Onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Sadece İslami değerlere ve prensiplere ihanet edip, Müslümanlığı lekelemekle kalmamış aynı zamanda Avrupa’dan başka yaşayacak yeri olmayan milyonlarca Avrupalı Müslümanı da hedef almıştır.”

“Bu sebeple” diye devem ediyor, “İslam dünyası ve tüm Müslümanlar bu insanlık dışı saldırıyı açıkça kınamalı ve dini aşırıcılığa karşı Fransa halkı ile dayanışma içerisinde olmalıdır.”

***

Gül’ün bu sözleri saldırının hemen ardından Dışişleri Bakanlığı ve daha sonra Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamalar ile hemen hemen aynı çizgide; hatta onlardan daha net.

Ancak iktidardaki AK Parti saflarından gelen bazı açıklamalarla aynı çizgide değil. Onlar da saldırıyı kınıyorlar, kınamasına ama hemen arkasından “ama”lar, “eğer”ler, “yoksa”lar birbirini izliyor.

Saldırı ilk duyulduğunda, hatırlayın, bunun Müslümanları baskı altına almak için Fransız derin devleti tarafından yapılmış olabileceğini söyleyenler oldu. Sonra Fransa’nın Filistin’i tanıma eğiliminden dolayı (Türkiye’de en soldan en sağa kadar herkesin komplo favorisi olan) İsrail ve ABD “kışkırtması” tezleri dolaştı. İş artık eylemde Sünni Müslümanları zora sokmak için İran gizli servisinin parmağını arama aşamasına gelmişti ki, saldırganlar rehin almaya başladılar ve perde kapandı.

***

Gözünü kırpmadan adam öldüren, sınır tanımayan militanları Batı'nın ayrımcı davranışı nedeniyle hayal kırıklığına uğramış, öfkeye kapılıp yoldan çıkmış yaramaz ama masum gençler imasıyla anlatmaya çalışmanın bu insanlar dışında kimseye faydası yoktur.

Hatta radikal gruplar tepkileri yumuşatıp sulandıran bu tür gerekçe arayışların, kendileri yerine kim olduğu belirsiz odakları eylemlerden sorumlu tutma çabalarını kendilerine destek olarak algılayıp daha fazla zarar verme eğilimine girebilirler.

Başbakan Ahmet Davutoğlu “Nifak tohumları saçanlar” derken, “Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez “Dinimizin simgeleriyle algı operasyonu yapılıyor” derken, Turizm Bakanı Ömer Çelik “Ortala Avrupalıyla Müslümanlar arasındaki bağı koparmak istiyorlar” derken kimleri kast ettiklerini açıkça söyleseler, laf ortada kalmaz.

Türkiye’nin (Davutoğlu’nun deyimiyle) “aşırılıkçılık” ile mücadelede üstlenebileceği yapıcı rol bakımından da faydalı olur.

***

Çünkü Türkiye’nin radikal İslamcı gruplardan kaynaklanan terörizmle mücadelede üstlenebileceği ve üstlenmesi gereken önemli rol aslında yalnızca çoğulcu demokrasilerin, o demokrasilerde, ya da başka her yerde yaşayan barışçı Müslümanların ve Türkiye’nin kendi güvenliğinin iyiliğinedir.

Çünkü Türkiye hem Müslüman dünyanın, hem de Batı sisteminin parçası olan tek ülkedir. Anayasasında hâlâ laik, demokratik bir hukuk devleti olduğu yazmaktadır; bu durumda olan tek Müslüman ülkedir.

Ancak Türkiye’nin, kendisine her iki dünyada da yalnızca itibar ve etki getirecek bu rolü layıkıyla ve başarıyla oynaması bir yandan radikal hareketlerin doğrudan üzerine gitmeden onlara karşı net tavır almakla, diğer yandan “göz kırpma, sırt sıvazlama” olarak algılanabilecek hareketlerle bu radikal gruplara kendi zafiyetini göstermemekle mümkün olur.

Yoksa mesela bir el-Kaide, ya da IŞİD yöneticisinin gözünde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Başbakan Davutoğlu’nun yerinin mesela Barack Obama’dan, Vladimir Putin’den, ya da François Hollande ve Hasan Ruhani’den çok da farklı olmadığını görmek lazım.

Kimse kendisini kandırmasın, Türkiye de, Avrupa da ve orada yaşayan Müslüman olsun olmasın bütün halklar da ciddi bir tehditle karşı karşıyadır.