Türkiye'de asker siyaset dengesi değişiyor mu?

Başbuğ'un 14 ve 29 Nisan beyanları asker-siyaset dengesindeki değişim ve sancılarına pencere açıyor

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un 14 Nisan’da Harp Akademileri’ndeki konuşması ve 29 Nisan’da karargâhındaki basın toplantısında söyledikleri bir yönüyle Türkiye’de asker-siyaset ilişkilerindeki değişime ve bu değişimin sancılarına pencere açar nitelikteydi.
Şöyle özetleyebiliriz:
1- 14 Nisan konuşmasının ‘olumsuz sonuçların sorumluluğu büyük ölçüde siyasi makamlara aittir’ ifadesi aslında tam doğru
değil. Çünkü demokratik işleyişte sorumluluk
zaten bütünüyle siyasi makamlara aittir. Nitekim Irak harekâtındaki olumsuzlukların faturasını Amerikalı seçmen Pentagon’a değil, Bush’a kesmiştir. Türkiye’de de hep böyle olmuştur. Genelkurmay bu durumun elbette ki farkındadır.
2- Öyleyse bu ifadenin daha önceki beyanın etksini TSK bünyesi açısından yumuşatıp, daha kabul edilir kılma niyetiyle metne ‘Ancak’ denilerek eklenmiş olduğu düşünülebilir. Keza, askerlerin siyasilere verdikleri tavsiyelerin ciddiye alınması gereği de son derece ciddi ama temenni niteliğindedir. Asıl mesaj ‘Karar siyasi makamlara aittir’ cümlesidir. Adresi de, milyonlarca vatandaşla paylaşılsa da, aralarında geleceğin ordu komutanlarının, kuvvet komutanlarının, genelkurmay başkanının bulunduğu Harp Akademisi’nde eğitim gören kurmay subaylardır. Başbuğ ABD ordusu örneğiyle, Batı ordularında geçerli bu anlayışı sivil kamuoyu önünde geleceğin TSK yönetimine tebliğ etmiştir.
3- 29 Nisan beyanı aslında Ergenekon davası çerçevesinde yaşanan değişim sancısının ifadesi olarak da yorumlanabilir. Başkomutan adeta ‘Biz asker olarak içimizde gerekli temizliği yaptık. Geçmişi fazla kurcalamak kurumu yaralayabilir’ demek istemektedir. Burada da asıl mesaj ‘Demokrasi dışı işe kalkışan barınamaz’ mesajıdır. ‘Şu anda’ vurgusu ardından gelen ‘soruşturmaya gerek yoktur’ ifadesi, daha çok TSK bünyesine bir iç mesaj ve aslında yeni disiplin kuralının tebliği gibidir.
Başbuğ, TSK’da değişimi simgelemektedir. Hilmi Özkök ile açılmış demokrasi dışı girişimlere set çekme yolunda ilerlemekte, bunu orduya zarar vermeden, güçlendirerek yapmanın yolunu aramaktadır. 28 Şubat 1998’den 27 Nisan
2007’ye dek yaşanan ve muhtemelen 4 Mayıs 2007’de Dolmabahçe’de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile yaptığı toplantıyla son bulan sancılı süreçten dersler çıkarma gayretindedir.
Üstelik bunu PKK ile mücadeleyi, uluslararası işbirliği ortamı da sağlayarak yükseltme sürecinde yapmaya çalışmaktadır. Aslında asker-siyaset arasında “Siyasiler karar verirken askeri ciddiye alacaklar” diye özetlenebilecek yeni NATO modeli, daha Büyükanıt döneminde uygulanmaya başlamış sayılmalı. Erdoğan-Bush arasında 5 Kasım’da yapılan PKK ile mücadele üzerine tarihi görüşme sürecinin her aşamasına Genelkurmay temsilcisinin girmesi bu modelin özünü oluşturmuştu.
Sonraki süreçte, Başbuğ dönemiyle birlikte işbirliği arttı. Geldiğimiz aşamada
Genelkurmay Başkanı haftalık düzenle, tıpkı Cumhurbaşkanı’na olduğu gibi, Başbakan’a da çıkarak gidişatı görüşüyor.
Konuya iki türlü bakabiliriz: 1- Bu değişimi görmeye çalışırız, 2- Genelkurmay, Savunma Bakanı’na bağlı olup olmadığını AB’deki örnekleriyle sıralayıp, değişimi görmeyebiliriz.
Doğrusu değişimin olduğu ve bunun AB süreciyle hızlandığıdır. TSK’daki değişimin hızlanmasının başlangıcı olarak 2000’in ilk yarısındaki hararetli tartışmalar sonrasında AB’ye tam ve eşit üyelik hedefinin milli stratejik hedef olarak benimsenmesini, bunun MGK ve hükümetteki tartışmalar ardından Meclis’te Ulusal Program halinde kabulünü görebiliriz.
Peki Ergenekon adı verilen (aslında ordu bünyesindeki bir darbe girişiminin yine ordu yönetimince bastırılması olarak görebileceğimiz) süreçteki sancıları, iniş çıkışları neye bağlamalıyız?
Bence kısmen AB uyum sürecinin zorlamasıyla toplumda su yüzüne çıkan değişim ihtiyacının, toplumun her kesiminde aynı hızda ilerlememesi bu sancıların, iniş çıkışların başlıca nedeni. TSK’daki değişim hızı, örneğin Meclis’tekiyle aynı değil. Bu vites farkı, kısmen koşullardan, kısmen kurumsal kültürlerden kaynaklanıyor. Bu vites farkı görülemeyince yalnız TSK’ya değil, başka kurumlara da, Meclis’e de, yargıya da, sivil topluma da haksızlıklar yapılabiliyor. Bu da birlikte yaşadığımız gerçekler arasında.