Türkiye'de medya nereye gidiyor?

Demokrasinin gelişmesini isteyen herkesin şu soruya dürüst cevap vermesi lazım: Medya beş yıl öncesine göre nasıl?

Şamil Tayyar dün Star gazetesinde Ergenekon davası üzerine yazdıkları nedeniyle yaşadığı baskıları, aleyhinde açılan davaları yazmıştı.
Bu dava konusunda en çok yazan isimlerden olan Tayyar aleyhine açılmış pek çok dava var. Geçenlerde o dava dosyasında yer alan ve büyük boy suçlamalardan çok o iki insanın özel hayatını ilgilendiren bir telefon dinleme kaydını yazması nedeniyle mahkûmiyeti de var. Özel hayata ait olduğu artık mahkemece kanıtlanan o diyalogun dava dosyasında ne işi olduğunu soracak olursanız ‘Türkiye’de yargı nereye gidiyor?’ başlıklı ayrı bir yazıya girmemiz gerekebilir.
O dava nedeniyle, daha birkaç ay öncesinde dek Şamil Tayyar ile aynı toplantılara, aynı ‘Ankara Temsilcisi’ sıfatıyla katılmış Cumhuriyet’ten Mustafa Balbay da yargılanıyor. Örgüt üyeliği gibi bir suçlama dışında, Balbay’a yüklenen eylemli bir suç, iddianame ile sunulan böyle bir kanıt bulunmuyor, ama Balbay’ın tutukluluğu bugün 208’inci gününü dolduruyor.
Bir tarafta gazetecinin, mahkemede ısrarla ‘haber, kitap notları’ savunması yaptığı, ama iddianameden okuduğumuz kadarıyla içinde suikast planı filan bulunmayan notları nedeniyle bu uzun tutuklulukla -ki zaten Balbay’ın gözaltına alınıp tutuklanma şekli de olağan değildi- yargılanması var. Diğer yanda o yargılanmaları ülkenin arınması kayıtsız şartsız desteklediği için iddianamede ne yazıyorsa kâğıda döken bir gazeteci var. Ama o da yazdıklarından dolayı, daha doğrusu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kamuoyuna ilan etmekte sakınca görmediklerini tekrar yamaktan dolayı yargılanıyor. Birinin evini polis basarken, diğerinin jandarma basıyor; Tayyar’ın yazdıklarından öğreniyoruz.
Bu noktada ne yargının içinden artık dışına vuran ikiliğe, ne polisler arasında artık karakola düşen kavgaya giremeden, Nuray Mert’in dün Hürriyet gazetesinde yayımlanan yazısından bir bölümü aktarmak istiyorum:
“Bu ülkede yıllarca ‘laiklik kalkanı’ ardında saklanan bir baskı rejimi uygulandı... İnançlar özgürlükler hiçe sayıldı.
Şimdi sıra ‘demokrasi kalkanı’ ardına sığınan bir sindirme dönemine geldi..
Mevcut iktidar, eğer gerçekten bu kafada değilse, bu görüntüyü dert etmeli.”
Nuray Mert, bugünün Türkiye’sinde azımsanmayacak sayıda aydının aklından geçenlere tercümanlık etmiş.
Medya ve ifade özgürlüğü önündeki sorunlar yalnızca Balbay ve Tayyar ile sınırlı değil.
Maliye Bakanlığı elemanları tarafından Aydın Doğan’a bağlı yayıncılık şirketlerine kesilen vergi cezaları, yalnız Türkiye değil, dünya standartlarına göre de ‘baskı’ olarak algılanıyor. (Bu yüzden örneğin Milliyet’te Sedat Ergin’in görevden ayrılması dahi, dün ‘Baskı nedeniyle mi?’ yolunda sorulara muhatap kalınmasına neden oldu.) Bu cezalar, öyle olsa da olmasa da, medyayı hükümet siyaseti paralelinde yayın yapmaya zorlayıcı bulunuyor.
Başbakan Tayip Erdoğan, bu durumun Avrupa’da, ABD’de yankı bulmasına tepki gösteriyor. Ancak tıpkı inanç özgürlüğü gibi, ifade özgürlüğünün de, günümüz dünyasında sınır tanımayan, ülkelerin egemenlik alanları içine kısmen giren evrensel özgürlükler arasında sayıldığını unutmamak gerekiyor. Türkiye’deki medyanın durumunu merak eden örneğin ABD lideri Barack Obama gibi liderlere ‘En büyük sorun, bir gurubun (ki Doğan grubu kastediliyor) yarı yarıya hâkimiyetidir’ bilgisini verenlerin, bu mumun yatsıya kadar yanacağını da düşünmeleri gerekirdi. Hükümetin kendisine yakın bir medya oluşturma çabasının da dikkat çekeceği hesaba katılmalıydı.
Belki de o yüzden Türkiye’deki medya ve ifade özgürlüğünün durumu, hükümetin tepkisine rağmen yıllar sonra Türkiye’deki medya ve ifade özgürlüğünün Batı dünyasında yeniden dikkat konusu olmuş bulunuyor. Avrupa Birliği’nden gelen açıklamalardan saygın Amerikan basınındaki eleştirilere, örneğin yarın Ankara’da bu amaçla temasta bulunacak -Türkiye’nin AB içindeki en yakın destekçilerinden- İngiltere’nin bir heyetine dek, bu dikkat zayıflamadan devam ediyor.
Atasözünde söylendiği gibi, ateş olmayan yerden duman çıkmıyor. Bugün Türk yargısı, Türk polisi bünyesinde artık dışarı vurur hale en rahatsızlık, Türk medyası için de geçerlidir. 
Türkiye’de demokrasinin gelişmesini isteyen herkesin şu soruya dürüst cevap vermesi lazım: Medyanın durumu beş yıl öncesine göre nasıl? Bence daha iyi durumda değil.