Türkiye'nin sesi tezkereyle duyuldu

Bu filmi daha önce de görmedik mi? Türkiye yıllarca kendisine Suriye'den yönelen PKK tehdidine karşı yakınmış, ama kimse ciddiye almamıştı. Ne zaman ki, 1998 Ekim ayında Suriye'yi...

Bu filmi daha önce de görmedik mi? Türkiye yıllarca kendisine Suriye'den yönelen PKK tehdidine karşı yakınmış, ama kimse ciddiye almamıştı. Ne zaman ki, 1998 Ekim ayında Suriye'yi PKK'ya desteği kesmesi konusunda açıkça Birleşmiş Milletler Şartının verdiği meşru müdafaa hakkını kullanacağını söyleyince sonuç almıştı.
Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, o sihirli 'meşru müdafaa' deyimini kullandıktan sonra ortalık hareketlenmişti. Suriye'deki Hafız Esad rejimi birkaç gün içinde PKK lideri Abdullah Öcalan'ı sınır dışı etmiş, Öcalan'ın Şubat 1999'da yakalanmasına giden süreç böyle başlamıştı.
Dün Türkiye'yi ziyaret eden Suriye Devlet Başkanı (Hafız'ın oğlu) Beşar Esad'ın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüşmesinde "Teröre karşı Türkiye'nin aldığı her önlemi destekliyoruz" noktasına gelmesi anlamlıdır.
Bir süredir dünyanın dikkati Türkiye-Irak sınırında. Petrol fiyatlarını daha da yükselten gerilimin zirvesinde, zamanında Demirel'in kullandığı 'meşru müdafaa' deyiminin, bu kez Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından sıklıkla kullanıldığını görüyoruz.
Bu defa bu sihirli deyime yaptırım gücü katan unsur, hükümetin Meclis'ten bir tezkerte ile vurma izni istemesi oldu. Meclis'in dün büyük çoğunlukla hükümete verdiği, Irak'tan PKK saldırısı vuku bulduğunda gerekirse Irak topraklarına da girerek ona karşılık verme yetkisi, bölgedeki siyasi dengelerde değişikliğe yol açtı. Bu, şimdiye dek diplomatik boyutta kalan siyasi tehdidin, dün akşam saatlerinden itibaren fiziki bir tehdide dönüşmesiyle mümkün oldu.
Türkiye bir kez daha, tehdide tehditle karşılık verince ciddiye alındı ne yazık ki.
NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer'in tezkerenin oylanmasına birkaç saat kala Cumhurbaşkanı Gül'ü arayarak 'itidal' telkin etmeye çağırması ve Irak'ın toprak bütünlüğüne vurgu yapması bunun göstergesidir.
Tezkerenin kabulüne ilk tepkiyi veren ABD Başkanı George Bush, Türkiye'yi "Kuzey Irak'a büyük çaplı bir harekâta kalkışmaması" konusunda uyarmakta, bunun Türkiye'nin çıkarına olmayacağını söylemektedir. Bush'un "Büyük çaplı olmayan" harekât ile ne anlatmak istediğini herhalde Türk Genelkurmayı ve Dışişleri değerlendirmecektir.
Önceki gün apar topar geldiği Türkiye'den dün 'İstediğini aldığını' söyleyerek ayrılan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi, bu sözlerinin tamamen Irak iç tüketimine yönelik olduğunu gösterircesine Türkiye'nin kendisine saldıran teröristlerin izini sürme hakkından söz etmektedir.
Yani bu çağrılarda dahi, Türkiye'nin kendisine yönelik terörist tehdide yanıt verme hakkı ciddiye alınmakta ve reddedilmemektedir.
Irak Kürt cephesinde de bu konuda çatlak ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda Irak Cumhurbaşkanı olan Celal Talabani'nin dün yaptığı "PKK Kürt çıkarlarına zarar veriyor" açıklaması, herhalde en az PKK kadar Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani'yi de kızdırmıştır.
Barzani'nin, PKK'yı Türkiye'ye karşı artık özerk yönetiminin tanınması mı olur, Kerkük meselesi mi olur, önemli bir konuda pazarlık malzemesi olarak elinde tutmak istediği gün geçtikçe daha net görülebiliyor.
Peki bölgedeki fiziki kontrolü elinde tutan ve PKK'ya yönelik bir nokta harekâtında Türk askerinin, en azından uçak ve helikopterlerinin karşısına çıkma ihtimali bulunan Amerikan askeri gücü PKK'ya karşı fiziki önlem almakta neden bu kadar tereddüt göstermektedir? Bu durum yalnızca Barzani'nin işbirliğini kaybetmemekle açıklanabilir mi? Oysa Irak'taki bazı PKK liderlerinin yakalanmasına yardımcı olması halinde Türkiye-Irak sınırındaki gerilimin de, Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilimin de hissedilir şekilde düşeceğini en iyi Amerikalılar bilmektedir.
Keşke işler bu noktaya gelmeseydi. Keşke 1999'da Öcalan'ın yakalanması ardından Türkiye içinde yumuşama sağlayıcı adımlar atılabilse,
keşke Türkiye Batılı ve Doğulu dostlarından terörle mücadele hak ettiği desteği alabilse, keşke destek ve işbirliği çağrıları, işi tehdide vardırma noktasına gelmeden duyulabilseydi.
Ne yazık ki dünya ve içinde yaşadığımız bölge, güç politikalarının en çıplak biçimiyle sergilendiği bir dönemden geçiyor. Yine de
dün Meclis'te yalnızca ÖDP'li Ufuk Uras'ın hatırlattığı ve aslında Türk dış politikasının temeli sayılan Atatürk'ün temennisiyle bitirelim yazıyı: Yurtta barış, dünyada barış.