Üniversite dilekçe baskısı altında

Akademisyenlerin başına gelenler, sadece üniversiteleri değil, toplumun konuşmak isteyen bütün kesimlerini farklı görüşler dile getirirse terör suçlamalarına maruz kalacak olma endişesiyle suskun kalmaya sevk ediyor.

Baştan ve açıkça söylemeliyim.

O bildiriye ben imza atmazdım.

Ama sadece bir bildiriye, şiddet övgüsü yapmayan bir bildiriye imza attığı için üniversite öğretim üyelerinin terörle mücadele polisleri tarafından gözaltına alınıp mahkemeye çıkarılmalarını, çatışma ortamının sona ermesini isteyen bir bildirinin PKK eylemlerine hiç atıfta bulunmadan devletten “Kürt siyasi iradesi” taleplerini kabul etmesini istemesinden daha yanlış buluyorum.

***

Birine katılmayıverirsiniz, eleştirirsiniz, kınarsınız,, karşı görüşünüzü söyleyen başka bir bildiri yayınlarsınız, şiddete başvurmadan protesto edersiniz bu sizi demokratik tartışma ortamının bir parçası yapar.

Diğeri sizi düşünce ve ifade hürriyetini kısıtlama, baskıya alma suçlamasıyla karşı karşıya getirir.

Başbakan Ahmet Davutoğlu dün YÖK üyelerine hitap ederken modern demokrasilerde devletin güvenlik gücü dışında, devlete karşı silahlı gruplara müsamaha gösterilmeyeceğini söylerken bir gerçeğe işaret ediyordu.

Ama o modern demokrasilerde böyle bir dilekçeye imza atan akademi üyelerinin, ya da herhangi kişilerin terör örgütü propagandası, üyeliği gibi suçlamalarla içeri atılmaları, mahkemeye verilmeleri de yoktur.

Dün ABD Büyükelçisi John Bass’ın söylediği gibi, Türkiye’de demokrasi (bütün eksikliklerine rağmen) o bildiride dile getirilen görüşlerden yıkılmayacak kadar sağlamdır; hâlâ öyledir.

CHP’nin şiddet yanlısı olmayan her görüşün serbestçe ifade edilmesi çerçevesinde, içeriğini ayrı tutarak dilekçecilerin görüş açıklama hakkına destek olması da kayda geçti.

***

Oysa dün tam olarak olmaması gerekenler oldu.

Güne Kocaeli’deki gözaltılarla başladık. Sonra başka yerlerden de haberler gelmeye başladı. Bursa’dan, Erzurum’dan…

Çalıştıkları üniversitelerdeki odalarında tehdit mesajları alan öğretim üyeleri oldu.

Başka yerlerden o dilekçede imzası bulunan 1128 imzacıdan bazılarının çalıştıkları üniversitelerden çıkarılmaya, cezalandırılmaya çalışıldıklarına şahit olduk.

***

Sadece bu da değil.

Mesela YÖK’ün üniversitelere bir mesaj göndererek “mezkur bildiriyi imzalayanlar hakkında işlem başlatılması” ve bunun da YÖK’e bildirilmesini istediği duyuldu.

Üniversitelerarası Kurul ise rektörlere, o bildiriye imza atanlar kınayan bir bildiri imzalatmak istemiş, ama rektörlerin önemli bir kısmı buna yanaşmayınca bildiri –şimdilik- yayınlanmamıştı.

Özellikle de küçük üniversitelerin, vakıf üniversitelerin mütevelli heyetleri rektörlerden imzacı öğretim üyelerinin iş akitlerini derhal feshetmelerini istiyordu; buna bazı rektörler uyuyor, çoğu ise direniyor, ya da acele etmiyordu.

***

Oysa Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu tür zaman kazanma, durumu anlamaya çalışma çabalarını ayak sürüme olarak görüyor ve tepki duyuyordu.

Dün “atılması gereken adımların” bir an önce atılması gerektiğini söyledi. Böylece o “kapkara bildiriye” imza atan “zalimler, alçaklar”, ya Meclis’e gelip siyaset yapar, ya da (PKK militanları gibi) “hendek kazar, dağa çıkardı”.

Cumhurbaşkanı'nın imzacıların üniversitelerden derhal çıkarılmasını istediği anlaşılabiliyordu.

***

Erdoğan’dan iki saat kadar sonra YÖK üyelerine hitap eden Başbakan Davutoğlu ise, 1960 ve 1980 darbelerinde üniversitelerin darbecilerin yanında yer almış olduğu benzetmesini yaptı bildiri konusundan bahsederken.

Evet, üniversitede her görüş yan yana yaşamalıydı ama terörü savunma özgürlüğü yoktu; Erdoğan gibi Davutoğlu da, bildirinin PKK’nın terör eylemlerini özel olarak kınamamış olmasını terörü savunma olarak alıyordu.

Her ikisi de, aslında PKK metinlerinde kendilerini Kürtlerin yegâne siyasi temsilcisi olarak göstermek amacıyla kullandıkları “Kürt siyasi iradesi” deyiminin, operasyonların başlama nedeni olan PKK eylemlerine hiç değinmeden hükümetin operasyonları durdurup o “talepleri içeren yol haritası” hazırlaması istemesine tepkiliydiler.

***

Peki, bu tepkinin kınama, protesto sınırlarını aşarak terörizm suçlamasıyla yargılama, üniversiteden çıkarmaya çalışma sınırlarına çekilmesi doğru mu?

PKK’nın gayet etkili çalışan propaganda mekanizmasının dilekçe vesilesiyle hükümeti aşırı tepki vermeye zorladığını öne süren, hükümetin bu tuzağa düşmemesi gerektiğini söyleyen mesela Akif Beki gibi görüş sahipleri var; bunda haklılık payı da var.

Madem böyle bir tuzak görülüyor, o halde bu tuzağa neden düşülüyor?

***

Doğrusu işin AK Parti’ye hazır MHP iç tartışmalara dalmışken MHP tabanındaki etkisini artırma imkanı vermiş olduğu da bir sır değil. Baksanıza, MHP tabanı, dilekçe konusuna AK parti tabanından daha ateşli biçimde sahip çıkıyor.

Diğer yandan bu tartışma toplumdaki gerilimi ve kutuplaşmayı ciddi şekilde artırıyor.

Sadece üniversiteleri değil, toplumun konuşmak isteyen bütün kesimlerini farklı görüşler dile getirirse terör suçlamalarına maruz kalacak olma endişesiyle suskun kalmaya sevk ediyor.

***

İşin başka boyutu da var.

ABD ve Avrupa Birliği şu günlerde hem Türkiye’den Suriyeli mülteciler ve IŞİD’le mücadele konusunda yoğun beklentileri nedeniyle, hem de terör eylemleri kendi canlarını da yakmaya başladığı için Türkiye’deki uygulamaları eleştirmekten kaçınıyor.

Ama bu dosyalar yarın bir gün sadece AK Parti iktidarının değil, Türkiye’nin aleyhine kullanılmak üzere bir yerlerde biriktiriliyor.

O nedenle hükümetin, dilekçe krizinin Türkiye’deki demokrasinin kalitesini daha da kötü etkileyecek şekilde büyümemesi için sakinleşmesinde, soğutmasında yarar var.

http://www.radikal.com.tr/149863514986353

YORUMLAR
(3 Yorum Yapıldı)
Tüm Yorumları Gör

Çok geç olmadan - Baran

"Alman rahip MARTIN NIEMÖLLER ''Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim çünkü komünist değildim. Sonra yahudiler için geldiler ve bir şey demedim çünkü yahudi değildim. Sonra sendikacılar için geldiler ve bir şey demedim çünkü sendikacı değildim. Sonra katolikler için geldiler ve bir şey demedim çünkü katolik değildim. Ve sonra benim için geldiklerinde ise çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı.''

Üniversite dilekçe baskısı altında - user1008141

Çok doğru bir yazı...böyle giderse doğan oğluna "Erdoğan" Ismini vermeyen, doğan kızına "Emine" Ismini vermeyende tutuklanacak, yargılanacak...bir Trafik kazasında Elektrik direğine çarpan AKP'li değilse onunda hakkında "Devlet mülküne zarar" vermekten dava açılacak. Terörist bu adam, elektrik direğini devirdi.

O bildiriye ben imza atmazdım - maner

dan sonrasini okumadim.